Kendimiz kalarak çoğalmak  


İstanbul, bin 500 yıldır bir kadınlar şehridir. Kız Kulesi’ne, pergelimizin sivri ucunu batırır ve pergelin öbür ayağıyla İstanbul’u fırdolayı gezersek, bizi şehrin her semtinde bir hanımefendi karşılayacaktır. Bütün İstanbulluların bildiği üzre, Boğaz’ın başladığı yeri, efsanesini küçücük bir kız çocuğu iken annemden dinlediğim ve yıllar sonra kızıma anlattığım Bizanslı bir prensesin hatırası tutmuştur. Kâhinlerin yılan sokarak öleceğini daha beşiğinde haber verdiği bu Doğu Roma kökenli hemşiremizin yaşaması için babası, ona dünyanın şüphesiz en güzel adası olan kayalığın üzerinde bir kulecik yaptırır. Güneş yıllarca Üsküdar’ın arkasındaki Toygar Tepe’den doğar, ay yıllarca Theodosius surlarının arkasından batar ve güzel prenses bir genç kız oluverir. Ama bir sabah Kız Kulesi’ne getirilen üzüm sepetinin yeşil yaprakları altına saklanan bir yılan, prensesimiz salkımlara elini uzattığı an, o narin parmaklardan birini sokacak ve zehrini akıtarak, kaderden kaçılamayacağını bizlere anlatacaktır. Boğaz’ın sonunda ise bizi, böyle hüzünlü bir tablo beklememektedir. Telli Baba Türbesi’nin merdivenlerinden annesi muhakkak Anadolu’nun bir kasabasında ya da bir köyünde doğan; ama kendisi İstanbul’da dünyaya gelmiş olan beyazlar içindeki taze gelinler, bellerinde bekaretin simgesi olan kırmızı kurdeleler, siyah giysili acemi damatların kolunda, vaktiyle türbesinden gizlice bir gelin teli aldıkları evliyaya, mutluluklarını ve hazretin çorbadaki tuzunu haber vermek için neşe ile inip–çıkmaktadırlar. Tekrar Üsküdar Meydanı’na döner ve oradan vapura binerseniz sizi güneşin (yani mihr) doğduğu yer olan Üsküdar’la ayın (yani mahın) battığı yer olan Edirnekapı’da adını taşıyan birer cami yaptırtmış olan Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan uğurlayacaktır. Yanında Girit’in Resmo kentindeki Verzizi ailesinden iken Serdar–ı Ekrem Deli Hüseyin Paşa tarafından Topkapı Sarayı’na takdim edilen Rabia Gülnuş Emetullah Sultan’ın gül endamı durmaktadır.

IV. Mehmed’in devlet işlerine pek karışmayan o güzel eşi iki padişaha da anne olduktan sonra Üsküdar’dan Eminönü’ne giden vapuru izleyen martılarla kayınvalidesi Hatice Turhan Sultan’a eteklerinden pûs ettiği haberini yollayacaktır. Turhan Sultan, Tanpınar’ın deyimiyle Haliç’in sahiline yanaşmış bir rüya gemisine benzeyen camiinde hünkâr mahfilinin penceresinden binbir saltanat içinde dalgın gözlerle Boğaz’a bakmaktadır. 12 yaşında iken esir düştüğü Kırım Tatarları tarafından Rusya’nın sisli ormanlarından koparılmış, İstanbul’a getirilerek saraya satılmıştır. Topkapı’da Kösem fırtınası esmektedir ve daha nice yıllar esecektir. Valide–i Kebîre, kızıl saçlarının aleviyle nice canlar yakacak, yeniçeri ağalarını kullanarak, ne dolaplar döndürecek, sonunda kendisi de bir dolabın içinde saklandığı gizli hücrede perde kordonuyla boğularak öldürülecektir. Turhan Sultan’ı kimi tatlı, kimi acı hatıralarıyla baş başa bırakıp hızlı tramvaya biner, Gülhane’nin karşısındaki III. Ahmed’in kızı Zeynep Sultan Camii’nin önünden Sultanahmed’e doğru yükselirseniz, solda sizi Ayasofya karşılayacaktır. 1500 yıldır saltanatından hiçbir şey kaybetmeyen koca kilise–camiinin içinde sizi Bizans imparatoriçesi Theodora beklemektedir. Bir hipodrom bekçisinin kızı iken, sahne oyuncusu olmuş, çekiciliği ile veliaht Justinianus’un kalbini çelmiş, sevgilisi tahta çıkmadan onunla evlenmeyi başarmıştır. Fabrikatör oğlu ile evlenen işçi kızını anlatan bir Türk filmine benzeyen bu başlangıçtan sonra Theodora zekası, hırsı, paraya ve gösterişe düşkünlüğü, şahsî sempatisi ile adını imparatorluk için dikilen bütün anıtlarda kocası imparator Justinianus ile birlikte yazdırarak tarihe geçmeyi başarmıştır. Kendisi ile tanışmak istiyorsanız, Ayasofya’nın ana girişinde başınızı yukarıya kaldırmanız ve Ayasofya maketini Hazret–i İsa’ya sunarken onu görmeniz mümkündür. Yolumuza devam edelim. İşte Sultanahmed Parkı’nın karşısında Türk Edebiyatı Vakfı. İçeriye giriniz ve plaketi okuyunuz. Cevrî Kalfa Sibyan Mektebi III. Selim’i tahttan indirenler genç şehzade II. Mahmud’u da tarih sahnesine çıkmadan nisyan ile malûl etmek istedikleri için hareme saldırınca Çerkez cariyelerden Cevrî Kalfa mangaldaki külleri mütecavizlerin suratlarına serperek şehzadenin kaçıp saklanmasını sağlayacak, böylece de “devlet–i ebed müddeti kurtarmış” olacaktır.

Yolunuz Aksaray’a yaklaşırken Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı ve Said Halim Paşa’nın kız kardeşi Zeynep Hanım’ın konağının önünden geçeceksiniz. Zeynep Kâmil Hastahanesi’nde doğan ve ömrünün 40 yılını onun Beyazıt’taki konağının yerine yapılan Edebiyat Fakültesi’nde geçiren bir “Zeynebî” olarak kendisini rahmetle anıyoruz. Geçelim. Aksaray’dayız. İşte gelin duvağına benzeyen Pertevniyal Valide Sultan’ın camii. Taksim’e dönelim. Bir dakika, Şehzadebaşı’ndan Fatih’e doğru uzanan geniş caddenin orta refüjündeki çınarların “Türk Tarihinde Osmanlı Asırları”nı yazan Samiha Ayverdi Hanımefendi tarafından dikildiğini unutur muyuz?

Karagümrük’e, Canfeda Hatun Camii’ne kadar gidersek yolumuz çok uzar. Hızla dönüp, Unkapanı’na doğru ilerliyoruz. Sağda Şebsefa Hatun Camii. Cami yaptırdığı halde ansiklopedilerde ismi yok. Kim bilir hangi sultanın sofu gözdesi, hangi ismi unutulmuş evladın validesi idi? Hayır–hasenat sahibi ecdadımızı unutursak bir ağaç fidanı dikenimizi 100 yıl sonra kim anar? Kim anar? Söyleyin kim anar? Yokuşun sonunda, Şişhane’nin orta yerinde Lohusa Hatun Türbesi. Kendisi dünyadan ayrıldıktan sonra, bebeğini dünyaya getiren o garip ana, küçük türbesinin penceresinden size “Yavrunuzu bağrına basmanın doyumsuz lezzetini bir kerre de benim için yaşayın” diye yaşlı gözlerle fısıldayacaktır. Artık yorulduk. Yolumuz Taksim’e, CRR’ye bir hayli yaklaştı. İngiliz Konsolosluğu’nun koca bahçesinin yanı başında, Lawrence’e kaptırdığımız toprakları, bütün şiddet ve celali ile fetheden Yavuz Sultan Selim’e “ak sütünü helal eden” sütannenin camii var.