Ar-Un Lekum


“Utanın, utanın, ayıp hepinize, yazıklar olsun!”

Filistinli kız çocuğunun dünya televizyon kanallarının pek çoğuna yansıyan bu acı ve ıstırap dolu haykırışı, evvela bize; yani Müslüman olduğunu söyleyen, müslüman olduğuna inanan milyarlık kitleye. Sonra hâlâ “medeniyet” sözünü dillerinden düşürmeyen, Filistin sokaklarındaki kan ve vahşeti dahi “medeniyetten yana olmak”la eşitleyen bir dizi dünya liderlerine. Onların çevresinde yer alan belki aklı çok ama insafı, vicdanı ve dolayısıyla basireti kıt uzmanlar, danışmanlar, analistler ordusuna.

Ayıbın çoğu bize; nüfusunun kahir ekseriyeti müslüman olan ülkelerin bazı yönetici kadrolarına, aydınlarına. Onlar ki, yarım asırdır Filistinlinin yersizliği, yurtsuzluğu, mağduriyeti ve öfkesi üzerinden siyaset yapmayı marifet saydılar. Onlar ki, kendi insanlarına insan haklarını, demokrasiyi çok gördüler. Onları etraflarında olup bitenleri görüp, anlayıp değerlendirip ona göre tutum takınan bireyler olmaktan mahrum ettiler. Sivil bilincin gelişmesini önlemek için her yola başvurdular. Onları dev adımlarla ilerleyen aleme zebun ettiler. Şu ya da bu dış güce yaslanmayı “global siyaset”in parçası, hatta aktörü olmakla karıştırdılar. Yarım asrı aşan bir süreden beri onlardan kimi “evrensel Arap liderliği” hayali ile yaşadı, oysa milli birlik ve bütünlüğü sağladıklarını öne sürerek yönetimini üstlendikleri ülkelerinde dahi “fitne ve fesadı” (Kur’an’ın söylediği anlamda) stratejilerinin ana malzemesi yaptılar. Biri “Büyük Irak”ı, öteki “Büyük Suriye”yi, bir başkası eski Kartaca’yı inşa etme hayalini, daha doğrusu “safsatası”nı çevresine yaymayı kahramanlık addetti. Mümbit topraklarında, cennet vadilerinden elfaf elfaf üretim yaparak insanlarını doyurmak, eğitmek, sağlıklı hale getirmek ve böylece insana layık bir hayata kavuşturmak yerine o toprakları öfkeli genç insanların, dünyayı değiştirmeye soyunan “deli kanlıların” talimgahına, atış poligonuna çevirdiler.

Ayıbın önemli bir kısmı Batı âlemine. Batı’nın kendisini bir türlü kurtaramadığı ırkçılığına, bencilliğine, materyalizmine, sömürme tutkusuna, tüketim hastalığına. O Batı ki, en azından bir yanıyla, asırlarca Yahudi topluluğuna minimum insani toleransı bile çok gördü. İctimâî bünyesinde anti–semitizm denen habis bir hastalık geliştirdi. Sonunda insanlık tarihinde eşi ve benzeri olmayan bir katliamın baş aktörü oldu.

Bütün bunlar Batı’da derin bir suçluluk duygusunun gelişmesine yol açtı. Ve orada Yahudilik karşısında bir “yüksek hassasiyet” oluşturdu. Çok dikkat çekicidir: bugün Avrupa ülkelerinde, Amerika’da Yahudilikle ilgili bazen “normal düzeyde” cereyan eden ve ilmi sayılabilecek olan bir eleştiride bulunmak bile kolay bir iş değildir. Pek çok Yahudi kuruluşu –ki son derece aktif durumdadırlar– böyle bir eleştiriyi büyük bir ihtimalle hemen “anti semitizm” kategorisine dahil eder, hatta sonuç alınamayacağı düşünülse bile, sırf caydırıcılık sağlar ümidiyle hukuki yollara başvurur, psikolojik ve siyasi baskı uygulama cihetine giderler; gidebilirler.

Oysa benzer bir duyarlılık sözgelimi İslam konusunda hemen hemen hiç gösterilmez. Tam tersine Batılı pek çok çevre Müslümanları, hatta doğrudan İslam’ı yermeyi akıllılık, marifetlilik, objektiflik, rasyonellik sayar. Bu söylediğimin doğruluğundan şüphe edenler, 11Eylül hadisesinden sonra İslam konusunda yazılan çizilenlere; büyük gazetelerde, ünlü dergilerde yer alan köşe yazılarına, yorumlara, analizlere, makalelere bir baksınlar. Bir buçuk milyar müslümanın inanç dünyası hakkındaki söylenenlerin yarısı Yahudilik hakkında söylenseydi, belki de, yer yerinden oynardı.

Eğer uygar bir dünyanın varlığından söz ediyorsak, bu türden bir ayırımcılığa ve adaletsizliğe ivedililikle son vermek gerekir. İslam da, Budizm de, Hinduizm de tolerans görme hakkına sahip ve layıktır. Yahudilik konusunda gösterilen hassasiyet azaltılmasın, tam tersine daha da artırılsın; ancak aynı tutum, mesela, İslam söz konusu olunca da ortaya konsun. Ve bu, rasyonelliğin, ilmin, ahlakın ve küresel siyasetin gereği addedilsin.

Bu, yapılması imkansız olan bir şey değildir. Batı, Yahudiliğe ve Yahudilere dair fikir ve tutum değişikliğini daha çok son elli yıl zarfında gerçekleştirdi. Ondan önce Yahudilik konusundaki olumsuzluk İslam konusunda takınılan olumsuzluktan daha az değildi. Bir hatırlatma yapmak istiyorum: Tolerans Üstüne (On Toleration, Yale University Press, 1997) başlıklı ünlü bir kitap yazan ve akademik faaliyetini hâlâ sürdüren Princeton Üniversitesi’nin tanınmış profesörü Michel Walzer eserine şu çarpıcı cümle ile giriyor: “Amerikalı bir Yahudi olan ben, kendimi hep kendisine tolerans gösterilmesi gereken bir varlık (obje) olarak düşündüm ve bu duygu içinde büyüdüm.” O günden bugüne önemli bir mesafe alındı. Şimdi Walzer, ülkesinin Yahudi kökenli özgür bir yurttaşı olarak, artık toleransın “objesi” değil, “süjesi” konumundadır. Obje olma durumundan süje olma durumuna gelmek kolay olmadı. Böyle bir başarı için dünya Yahudiliği bütün gücüyle gayret harcadı; hâlâ da harcamaya devam ediyor. Batı da, kendi sırasında, bu çalışmaya olumlu mukabelede ve katkıda bulundu ve müzmin anti–semitizm hastalığından kurtulmak için “tedaviyi” reddetmedi. Kısacası, iki taraf el ele verdi ve ilişkiler “hissen, fikren ve amelen” insani bir düzeye ulaştırıldı.

İslam konusunda ise durum neredeyse günbegün kötüye gitti, kötüye gitmekte. “Küresel Siyaset” ve “Yeni Dünya Düzeni”, özellikle 1980’lerden itibaren İslam karşısında köklü bir siyaset değişikliği gerçekleştirdi. Müslüman’ın 1960’ların medyasında yer alan “tipik” imajı “devesini koşturan neşeli; aynı zamanda oldukça kafasız bedevi” idi. Bu imaja 70’lerde bir yenisi eklendi: Petrodolarlarını Batı ülkelerindeki villalarında fuhuş ve işret yolunda harcayan “gayrı medeni, şişman ve yağlı Arap Şeyhi”. Bu iki imaj alay ve eğlence mevzuu olmak için yeterliydi; ama “düşman müslüman” yaratmak için daha fazlasına ihtiyaç vardı. Bunun için o bayat “kılıç masalı”nı yeniden hatırlamak ve onu taze motiflerle süsleyip yeniden gündeme taşımak gerekiyordu. Kılıcın yerine Kalaşnikof’u koymak ve bunu Filistin poşusu ile tamamlamak iyi olurdu 1980 sonrasının “terörist müslüman” imajını var kılmak için.

Bu kadarı yeterli miydi? Elbette hayır! Bütün bunların “akademik ve bilimsel dozu yüksek (!)” tarif ve tahlillerle ayrıca beslenmesi, temellendirilmesi (!) icap ediyordu. Bu da, kısa zamanda, fazlasıyla yapıldı. Önce B. Lewis’in “Müslüman Öfkesinin Kökleri” türünden yazıları gün ışığına çıktı. “Bu tarihi rakip (yani Müslüman), diyordu Lewis, “bizim Yahudi–Hıristiyan mirasımıza ve seküler değerlerimize –her ikisinin dünya ölçeğinde yayılmasına– belki irrasyonel tarzda; ama kesinlikle tarihi nitelikte bir reaksiyon göstermeye devam etmektedir.”

Lewis’in çıkış noktasını Musevi kökenli bir başka bilim adamı “Medeniyetler Çatışması” tezi ile gidebileceği yere kadar götürdü. Huntington’un ünlü tezinin odak noktasında da var olan yine İslam’dı. 11 Eylül hadisesi bu “külliyat”a yeni ciltlerin eklenmesi için geniş imkanlar sağladı. Mesela, Müslümanların Amerika’ya yerleşip kök salmasına, en azından bazı köktencilerin de ılımlı hale gelebileceği gibi düşünceler sergileyenlere öfkelenen Daniel Pipes, Martin Kramer gibi bilim adamları, kendilerinden farklı düşünen meslektaşlarına, mesela John Esposito’ya ateş püskürmeye başladılar. “Amerika sizin yüzünüzden sıkı tedbir almadı. Siz hayatın normal seyri içinde İslamcıların ılımlı hale geleceklerini telkin ettiniz. Liderleri, karar organlarını yanılttınız, vs. vs.” (Bkz. New York Times, 3 Kasım, 2001; R. Berstein’in yazısı)

Ya bütün bu olup bitenlerin meyvesini toplama hırsı içinde olan Şaron’lar? Onların da söyledikleri şu: “Biz G. W. Bush’un global politikasına ve onun ışığında kendimize, hatta bütün insanlığa yardımcı olmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Biz 11 Eylül ile birlikte uygulanmaya konan terör stratejisinin kendi bölgemizdeki uygulayıcılarıyız sadece.”

Şaron, tabiatının gerektirdiğini icra ediyor. Onun o haliyle, o kişilik evveliyatı ile iktidara taşınması ve orada tutulması başlı başına bir Batı, bir insanlık ayıbı zaten. Irkçı yönelişler sergiliyor diye Avusturyalı Haider’e– ki Şaron’un yanında “melek” (!) kalır– en hiddetli tepkiyi gösteren Batı, İsrail Başbakanı’nın halen sürdürmekte olduğu vahşet konusunda – ki insaf sahibi herkesi, bu arada insaf sahibi nice Yahudi kökenli aydını dahi isyan ettiren bir vahşet bu– kim bilir belki biraz da yazımın başında zikrettiğim o malum “korku kompleksi”nden dolayı, sesini ya hiç çıkaramıyor, yahut çok cılız çıkarabiliyor.

Şaron, o zalim ve mağrur edasıyla, Filistinli kız çocuğunun acı dolu feryadını duyabilecek bir yapıda olmadığını zaten yıllarca önce kanıtlamıştı. O, lanetli bir işgali tankla, idrarla sürdürüp muzaffer olacağına inanıyor. Ve tabii ki yanılıyor. İzzete, ismete, şeref ve haysiyete tecavüz etme gibi gayrı ahlaki, dolayısıyla gayrı insani bir yol izleyerek başarı sağlamak bugünün dünyasının sunduğu şart ve imkanlar muvacehesinde elbette mümkün değildir. O, farkında değil. Gözünü kan bürüdüğü için şu günlerde kendi toplumuna da en büyük kötülüğü yaptığının farkında değil.

Şaron’lar durdurulmalıdır. Şaron’lara bugün sadistçe icra ettiği türden fırsat ve imkanlar verilmemelidir. Filistinli yavruların haykırışlarının dinmesi için; İsrailli masum çocukların ölmemesi için.

Prof. Dr Mehmet Aydın., Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi

08.04.2002