TÜRKİYE İLE YENİ TÜRK CUMHURİYETLERİ ARASINDAKİ EKONOMİK ENTEGRASYONUN OLABİLİRLİK ETÜDÜ
Bayram GÜNGÖR
1.Giriş
1980’li yılların sonlarından itibaren dış ticarette liberalleşme eğilimlerinin artması, ulaşım-haberleşme imkanlarının genişlemesi ve siyasal olarak merkezi planlı ekonomilerin çökmesi “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan tek kutuplu bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan organizasyonlarının genişletildiği, kıtalar ve bölgesel etkileşimin arttığı bu süreçte dikkati çeken en önemli özellik, dünya ticaretindeki liberalleşme eğilimleri ile korumacılık tabanında şekillenen bölgesel ekonomik entegrasyonlara gidiş sürecinin aynı anda ortaya çıkmasıdır. İkilem gibi görünse de, ticarî bloklardan birine üye olmayan ülkelerin bireysel olarak mallarını satmalarının giderek güçleşmesi, coğrafî olarak yakın ve kültürel bakımdan benzer özelliklere sahip olan ekonomilerin bir araya gelerek bölgesel piyasalar oluşturmalarına neden olmaktadır.
Çalışmanın amacı, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan arasındaki muhtemel bir bölgesel ekonomik entegrasyonun olabilirlik etüdünü “entegrasyonların başarı kriterleri” çerçevesinde yapmaktır.
Muhtemel ekonomik entegrasyon bölgesinin olabilirliği değişik çevrelerden kabul görmektedir. L.C. Thurow, Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya kavşağında yaşayan, çoğunluğu Türkçe konuşan bölge ülkeleri arasında kurulmayı bekleyen bir “Türk Ortak Pazarı” olduğunu ifade etmiştir (Thurow, 1997, s.50). P. Drucker, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinin oluşturabilecekleri bölgesel bir entegrasyonun olabilirliğine işaret etmiştir (Drucker, 1993, s.212). Yine Kubicek, Türkiye ile Yeni Türk Cumhuriyetleri arasındaki muhtemel entegrasyon hareketinin tamamıyla doğal ve gerekli bir eğilim olarak kabul edilmesi gerektiğini dile getirmiştir (Kubicek, 1996, s.85). Ancak böylesi bir hareketin hiçbir tepki ile karşılaşmayacağını söylemek mümkün değildir. S.E. Wimbush’a göre, bölgenin entegrasyonundaki en önemli engel, bölgeye sınır olan Rusya, Çin ve İran’ın entegrasyon alanını ekonomik, siyasi ve güvenlik açısından yaşam sahaları olarak görmelerinden kaynaklanacaktır (Wimbush, 1994, s.59).
2. Yeni Türk Cumhuriyetlerinin Ekonomik Potansiyeli
Ekonomik entegrasyon için kültürel benzerlik şart olsa da kafi değildir. Hareketin başarılı olması, entegrasyonun ekonomik altyapısının yeterli olmasına bağlıdır (Bozkurt, 1997, s.9). Yeni Türk Cumhuriyetleri (YTC) doğal kaynaklar bakımından çok zengin bir potansiyele sahiptir. Bu ülkelerden özellikle Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’da zengin petrol ve doğal gaz rezervleri vardır (Frishcenschlager, 1995, s.144). Bu kaynakların bir kısmı işletilmekte, bir kısmı ise işletilmeyi beklemektedir.
Bölgenin ekonomik kalkınmasının lokomotifi olarak kabul edilen petrolün çıkartılması ve işlenmesi konusunda önemli anlaşmalar imzalanmıştır. Bunlar içinde Azerbaycan’ın Hazar Denizi sektöründe yer alan Çıralı ve Güneşli petrollerinin çıkartılması konusundaki anlaşma “yüzyılın anlaşması” olarak kabul edilmektedir (Bocutoğlu, 1998, s.57). Projede değişik ülke orijinli onbir firma yer almakta ve otuz yıllık bir sürede toplam 8,3 milyar dolarlık yatırım yapılması planlanmaktadır (Gouliev, 1997, s.77; Van der Leeuw, 1997, s.13).
Petrol ve doğal gazdan sonra diğer önemli enerji kaynağı kömürdür. Sadece Kazakistan’daki kömür rezervinin eski Sovyetler Birliği’nin 120 yıllık ihtiyacını karşılayacak düzeyde olduğu belirtilmiştir. Bölgenin önemli madenleri arasında demir ve altın madenlerini saymak mümkündür. Dağılmadan önce Sovyetler Birliği petrol üretiminin %32’si, bakır üretiminin %78’i, civa üretiminin %100’ü, kurşun ve çinko üretiminin %86’sı, krom ve uranyum üretiminin %100’ü ve fosfor üretiminin %90’ı Yeni Türk Cumhuriyetleri topraklarından elde edilmekteydi (Doğan, 1997, s.927). Ayrıca, pamuk üretiminin %65’i Özbekistan tarafından sağlanmaktaydı (Davutoğlu, 1997, s.915).
Böylesi bir ekonomik potansiyele rağmen Sovyetler Birliği’nin uygulamış olduğu merkeze bağlı ekonomi politikası ve yeni cumhuriyetlerin bağımsızlıktan sonraki dönemde bile bağımlılıktan kurtulamamalarına ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) içinde kalmalarına neden olmaktadır. Örneğin, dünyanın en zengin doğal gaz kaynaklarından birine sahip olan Kazakistan’ın bu ihtiyacının önemli bir kısmını ithalatla karşılıyor olması bunun en açık ifadesidir (Gumpel, 1994, s.33). Bu nedenle ekonomide otarşiyi yakalamak bu ülkelerin bağımsızlıklarının tamamlanması için temel şarttır.
3. Model Olarak Türkiye
1917 Bolşevik İhtilalı ile başlayan ve 1990 yılına kadar varlığını sürdürmüş olan Sovyetler Birliği, federasyonun dağılmasından sonra model olma özelliğini kaybetmiştir (Akarslan, 1997, s.920). Bu nedenle dağılan birlik içinde yer alan ülkeler yeni modeller bulma arayışına girmiştir. YTC için ağırlıklı olarak iki model gündeme gelmiştir. Bunlar, “Türk Modeli” ve “İran Modeli”dir. Türkiye’nin cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte yaşadığı değişimler, bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeler için oldukça önemlidir. Yeni hukuk, ekonomik ve siyasî yapılanma için gerekli yasa ve düzenlemelerin batılı ülkelerden alınıp uygulamaya geçirilmesi, sistemin gerektirdiği kurumların ve yönetici kadroların oluşturulması YTC’nin temel sorunlarıdır (Arık, 1993, s.29). Ayrıca batı, Türkiye’nin laik ve Müslüman imajıyla daha çok batı tabanında oturan bir yapıda olmasını İran’a karşı bir alternatif olarak görmektedir (Saroyan, 1992, s.25). Bu amaçla, YTC’ndeki petrolün çıkartılması ve taşınması konusundaki ihalelerden İran ortaklığının sürekli olarak dışta tutulması bunun açık göstergelerinden biridir (Polukhov, 1997, s.25). Yine, Türkiye ile YTC devlet başkanlarının bu hedefi destekleyici açıklamaları Türk Modeli’ni daha da güçlendirmektedir (Hatipoğlu, 1993-94, s.87). Özellikle, stratejik önemi olan petrol gibi önemli bir ekonomik kaynağa sahip, dil bakımından Anadolu Türkçesi’ne, din bakımından İran’a yakın olan Azerbaycan’ın Türkiye yönlü olumlu açıklamaları İran Modeli gelişme stratejisinin ikinci planda kalmasına neden olmaktadır (Suny, 1997, s.7).
Modelin uygulaması büyük ölçüde bölge ülkelerinin ekonomik ve siyasî etkileşim derecelerine bağlıdır. Etkileşimin artması için en önemli araç şüphesiz bölgesel ekonomik entegrasyonlardır. Türkiye ile YTC’nin ortak olarak içinde bulundukları bazı entegrasyonlar vardır. Bunlar, İslâm Konferansı Teşkilatı (İKT), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi (KEİB) ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)’dır.
İslâm Konferansı Teşkilatı’na üye ülkelerin farklı siyasî ve ekonomik yapılara sahip olmaları, çok geniş ve dağınık bir coğrafya üzerinde bulunmaları girişimin başarısını olumsuz yönde etkilemektedir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi, serbest ticareti savunmasına rağmen üye ülkeler arasındaki mevcut ekonomik ve siyasî problemlerin önemli boyutlarda olması birliğin etkinliğini sarsmaktadır. Özellikle, Türkiye ile Yunanistan arasındaki geleneksel çekişme birliğin geleceği konusundaki karamsarlığın esas nedenidir. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, gerek yetersiz yapılanma, gerekse entegrasyon yönünde bir takvimin belirlenmemesi ve Türkiye ile İran arasındaki rekabet nedeniyle somut bir gelişme gösterememiştir.
Entegrasyon girişimlerinin ifade edilen nedenlerden dolayı başarısının istenilen düzeylerde olmaması ve gelecek için arzu edilen beklentileri karşılamaktan uzak olması model olarak gösterilen Türkiye ile YTC arasındaki bir ekonomik entegrasyon girişimini ivedi hale getirmektedir.