AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ (1. Sayısından)

Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arkasındaki Mesaj ( Devam ) 

Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333. 
Mûş u Gurbe Nazım türünde yazılmış olan bu yapıt, ‘Ubeyd’ in en önemli 
eserlerinden biri sayıldığı gibi, öbürlerine nazaran oldukça da üne kavuşmuştur. 
Birçok defa müstakil olarak basılan ve nisbeten uzun bir kaside şeklinde olan bu 
manzume, basılı Kulliyât’ında 94 beyit olarak yer almaktadır. Ancak Safâ, başına 
ve sonuna ikişer beyit eklendiğini söylerken, Browne, bu eserin Bombay baskısında 
174 beyitten oluştuğunu yazmaktadır. Görünen o ki, ‘Ubeyd’in bu eserine, 
detaylarla ilgili sonradan bazı beyitler eklendiği ve beyit sayısının 174’e kadar 
çıkarıldığı, çeşitli kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Bu yüzden Mînovî 
yazmış olduğu bir makalede, şayet ‘Ubeyd’e ait olması kesin olsa bile, adı geçen 
kıssanın aslının toplam kırk beyitten oluştuğunu ve sonradan çeşitli müstensihler 
tarafından diğer zait beyitlerin eklendiğini ısrarla belirtmektedir. Köklü, 
sağlam, zevkli ve akıcı bir üslûba sahip bu eser, edebî açıdan en seçkin 
eleştirel eserlerden sayılması gerekir. Zira bu eserin tamamen alaycı bir tarz ve 
mizahımsı bir dil eşliğinde, şakacı tabiata sahip hikâyecilerin üslûbunda, 
hayranlık uyandıracak bir maharetle kaleme alındığı görülür. Nitekim Fars dilinin 
etkin olduğu bütün bölgelerde, öğütsel bir temayı içermesi nedeniyle, bu 
manzûmenin şöhret bularak kalıcı bir hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu 
nedenle, çocuk eğitimi açısından hayli değer taşıyan bu eser, İran’da modern 
zamanlarda ilkokul kitaplarında yer aldığı gibi, zamanımızda da aynı manzûme 
üzerinde oldukça başarılı sayılabilecek tiyatro oyunları gerçekleştirildiği 
kaydedilmiştir.Bak. Çiftçi Hasan, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Toplumsal Görüşleri, Ahlâk ve 
Felsefesi, Erzurum, 1996. (Yayınlanmamış doktora tezi.)
Hilâl, Muhammed Ganîmî, Edebiyât-ı Tatbîkî, (Farsçaya çev. Seyyid Murtazâ 
Ayetullâh şîrâzî), Tahran, 1373hş., s. 226. Yunancada bu tür hikâyeler için 
“ahlâkî hikâyelerî anlamına gelen “apologos” kavramı, Hristiyanlık dini 
kültüründe “temsilî ve benzetme” anlamına gelen “parabola” kelimesi 
kullanılmıştır. 
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34; Rezmcû, 
Huseyn, Envâ’-ı Edebî, Meşhed, 1372 hş., s. 163-77; Doğan, D. Mehmet, 
İstanbul, 1996 ilgili kavramlara bak. ve diğer sözlükler. Diyanet Vakfı İslâm 
Ansiklopedisi, XV, 346-47.
Hilâl, s. 236-37. Aesop’tan önce hayvanların diliyle oluşturulan hikâyeler 
ilkel ve doğal şekilleriyle Yunanlılar arasında yaygın idi. Fakat Aesop’un 
sistemli bir şekilde düz yazıyla yazdığı bu tür hikâyeler Yunanlılarda 
özellikle Aristo zamanında o kadar şöhrete kavuştu ki, hatipler bile ilmî ve 
felsefî tartışmalarda iddialarını ispatlamak için kanıt olarak bu hikâyeleri de 
kullanıyorlardı. Ondan sonra Babrius, Aesop’un 123 hikâyesini nazıma çekti ve 
bunlar Yunan ve Latin edebiyatı üzerinde büyük tesir bırakarak Horas (M.Ö. 65-8) 
Fadaros (M. Ö. 30- M.S. 44) ve benzeri yazar ve edipler için örnek teşkil etti. 
Orta Çağda Batı edebiyatını iyice etkiliyen bu tür hikâyeler La Fontane’nin 
aracılığıyla zirvelere ulaştı. Bak. a.g.e., s. 236-38.
Hilâl, s. 228.Araştırmacılara göre Jatak’dan sonra Hint edebiyatında onun 
muhtevasına yakın Tantarkhyika adlı eser ve bunun da örnek edinerek Panctantra 
(Kelile ve Dimne) ve daha sonra da Hitopadesa adlı eser, Panctantra örnek 
alınarak yazıldığı belirtilmektedir. Aynı eser, s. 230.
Hilâl, s. 229
Bu konuda daha fazla bilgi için bak. Hilâl, s. 231-32.
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34
Hilâl, s. 232 vd. 
Hilâl, s. 226-27; Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 
33-34
Hilâl, s. 236-37; Ferşîdverd, Husrov, Edebiyât ve Nakd-i Edebî, Tahran, 
1373hş., II, 672 vd.
Simnânî, Ahmed Penâhî, “Serguzeşt-i şuguftengîz-i Tanz”, Aşinâ, Tahran, sa. 15, 
1373 hş., s.41-54.
Mînovî, Muctebâ, “Kıssa-i Mûş u Gurbe-i Manzûm”, Mecelle-i yağmâ, Tahran, c. 
X, sa. 9, 1336 hş., s. 401-406.
Munşî, Ebû’l-Me’âlî Nasrullâh, Kelîle ve Dimne, nşr. H. Ceddâd, Tahran, 1373 
hş., s. 214-221. 
Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333; 
Mînovî, Muctebâ, “Mûş u Gurbe-i Meclisî”, Mecelle-i Îrânnâme, Bethesda, Bunyâd-ı 
Mutâla’ât-i Îrân, U.S.A., c. IV, sa. 1, 1985, s. 9-15.
Edward Edwards, M. A., A Catologue of the Persian Printed Books in the British 
Museum, London, 1922, s. 695, 543; Nevâî, Mahyâb, A Bibliography of İran, Tahran, 
1971, II, 475-476.
Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i edebiyât der İrân, Tahran, 1371 hş., III/2, 971-972.
Safâ, III/2, 971-972; İkbâl, ‘Abbâs, Kulliyât-i ‘Ubeyd-i Zâkânî, Tahran, 1343 
hş., s. 34; Destigayb, ‘A., “Hecâ-yi ‘Ubeyd”, Peyâm-i novîn, Tahran, c. V, sa. 2, 
1342 hş., s. 49-50.
İbnu’l-Esîr, Ebû’l-Hasan ‘Alî, el-Kâmil fî’t-târîh, Beyrut, 1385-6/1965-6, 
XIII, 361, 436-438, 458-462; Kâdî Minhâc, Sirâc-ı Cuzcânî, Tabakât-i Nâsırî, nşr. 
‘Abdulhay Habîbî, Kabil, 1343 hş., II, 103-104; Reşîduddîn Fazlullâh, 
Câmi’u’t-tevârîh, nşr. Behmen Kerîmî, Tahran, 1338 hş., I, 308-309, 361-380, 
441-442; Cuveynî, ‘Alâuddîn ‘Atâ Melik b. Bahâuddîn, Târîh-i Cihânguşây, nşr. 
Muhammed Kazvînî, Leyden, 1911, I, 4-5, 15-16, 94-96, 126-128, 195-200; Îrânşehr, 
(UNESCO yayını) Tahran, 1342 hş./1963, II, 422-424.
Al-i Dâvûd, Seyyid ‘Alî, “Ebû İshâk Încû”, Dâiretu’l-me’ârif-i bozorg-i İslâmî, 
Tahran, 1372 hş., V, (neşri devam ediyor), s. 161-165.
Zâkânî, s. 330. 
Stûde, Huseyn ‘Alî, Târîh-i Al-i Muzaffer, Tahran, 1346 hş., I, 122-123; Safâ, 
III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163. Muhtesibin anlamı bekçi ve 
polis demektir. Buradaki anlamı şeri kuralları uygulayıp koruyan kişi demektir.
Devletşâh, Emîr Devletşâh-i Semerkandî, Tezkiretu’ş-şu’arâ, nşr. Muhammed 
Ramazânî, Tahran, 1366 hş., s. 218-221; Stûde, I, 111-112. Ömrünü sonuna kadar 
şarap ve eğlenceyle geçiren Ebû İshâk ile adı geçen alim ve şeyhler arasında iyi 
ilişkilerin devam etmesi veya Kirman’daki vahşetine rağmen aralarında görünürde 
herhangi bir problemin çıkmaması, insanın aklına şahın kendilerini para ve 
ödüllerle susturduğu fikrini getirmektedir. Fakat kaynakların verdiği bazı 
bilgilere bakılırsa şah, şair ve bilginlerle diğer üst düzey bürokratlar 
arasındaki ilişkiler tamamen çıkarcı, yapay ve bir nevi diktaya dayandığı ve Ebû 
İshâk’ın ülkesini idare edenlerin sürekli günlük politikalarla kendilerini 
avuttukları görülür. Bu nedenle Devletşâh’ın yazdıklarına bakılırsa, düşman 
askerleri Şiraz’ı kuşatma altında tuttukları bir sırada bile, kimse olayı şaha 
bildirme cesaretinde bulunamaz. ‚çünkü eğlenceye düşkün ve kronik bir alkolik 
haline gelen şahın kendisi de artık saldırı ve işgal gibi savaş olaylarının 
anlatılmasından nefret etmiş ve “kim Emîr Mubârizuddîn’in Şiraz’a saldırmakta 
olduğunu derse, idam edileceğini” belirtmişti. Neticede vezirlerden biri sarhoş 
olan şahın elini tutarak, baharın güzelliklerini seyrettirmek bahanesiyle 
kendisini dama çıkarır. Ancak Şah, Emîr Mubârizuddîn’in askerlerinin hareketini 
görünce, vezire neler olduğunu sorar. O da düşman askerleri olduğunu söyler. Şah 
tebessüm ederek, “bu Muhammed Muzaffer acayip aptal bir kişidir, böyle bir bahar 
vaktinde hem bizi, hem de kendisini eğlenceden mahrum bırakmaktadır” der ve 
eğlenmeye devam eder. Ondan sonra da Şiraz’ı kaybeder.
Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Safâ, III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Zâkânî, s. 30-37, 121-148.
Semerkandî, Kemâluddîn ‘Abdurrezâk, Matla’u’s-Sa’deyn, nşr. ‘Abdulhuseyn Nevâî, 
Tahran, 1353 hş., s 241; Hâfî, Fasîh Ahmed b. Celâluddîn Muhammed, Mucmel-i 
Fasîhî, nşr. Mahmûd Ferruh, Meşhed, 1339 hş., s. 70; Al-i Dâvûd, V, 161-163; 
Zerrînkûb, ‘Abdulhuseyn, Ez kûçe-i rindân, Tahran, 1353 hş., s. 23. Devletşâh’ın 
da belirttiğine göre, Ebû İshâk zevk ve eğlence ehli olmakla birlikte, şiir ve 
sanat ehline ilgi göstermiş; kendilerine bol ödüller dağıtması nedeniyle uzak ve 
yakın çevrelerden, Hâcû-yi Kirmânî, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Hâfız, şemsuddîn b. 
Fahruddîn Isfahânî (öl. 744/1344-45) ve benzeri şairler etrafında toplanmıştı 
veya kendisiyle uzaktan irtibata girmişlerdi. Ayrıca bir şiir divanına sahip 
zamanın Mürşidî tarikatının şeyhi Kâzrûn’lu şeyh Emînuddîn-i Belyânî (öl. 
744/1343), Nefâisu’l-funûn’un yazarı Muhammed b. Mahmud Amulî (öl. 753/1352), 
tasavvuf, kelâm ve felsefede ün salan Kâdî ‘Adududdîn (‘Abdurrahman b. Ahmed) Îcî 
(öl. 756/1355) ve benzeri bilgin ve şeyhler de Ebû İshâk’ın yanında yer alarak 
onu övmekteydi. Bu şah da kendisini Hint padişahlarına benzetmek amacıyla, 
yanında bulunan şair ve bilginlere bolca ödüller dağıtırdı. Nitekim bir defasında 
Rukduddîn Sâin (öl. 765/1363)’e bir kaside karşılığında yedi kese altın 
bağışlamıştı. Bütün bu vergiler, gelirler ve yağmadan elde edilen mallar vezir 
Hâcî Kavâmuddîn’in elinde toplanırdı. Bir kısmı cami ve medrese yaptırılmak üzere 
şah Ebû İshâk’ın annesi Tâş Hâtûn’un aracılığıyla adı geçen şeyh ve alimlere 
verilirdi. Bir kısmı, devletin giderlerine harcanır, geri kalan kısmı da şair, 
bilgin, şeyh ve hatta zamanın mafyası şekline bürünen “rintlerîe ve ele 
başlarına bile dağıtılırdı. 
Al-i Dâvûd, V, 161-163; Zerrînkûb, s. 23.
Zâkânî, s. 331-332 
Devletşâh, s. 218-221; Ganî, Kâsım, Târîh-i ‘asr-ı Hâfız, Tahran, 1374 hş., s. 
102-105; Stûde, I, 97, 104-105; Al-i Dâvûd, V, 161-163. 
Safâ, III/1, 27-28; Îrânşehr, I, 421; Stûde, I, 120.