Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arkasındaki Mesaj
Dr. Hasan ÇIFTÇI
Bu çalışmada, ilkin eğitici ve ahlakî boyutlara sahip, fabl (hayvan
hikâyeleri)’ların içeriğiyle ilgili çeşitli dillerdeki kavramlar ve bu folklorik
edebî türün tarihî gelişimi ve çeşitli milletlerin bu konuya katkıları kısaca
incelenmeye çalışılmış ve özellikle hicrî VIII./XIV asrın tanınmış mizahçı ve
sosyal hicivcisi ‘Ubeyd-i Zâkânî tarafından yazılan ve bir hayli ünlü olan Fare
ile Kedi (Mûş u Gurbe ) hikâyesinin topluma vermek istediği mesaj ve arkasında
saklı bulunduğu düşünülen Orta Çağada İran’da Muzafferîler ile Încûlar hanedanına
mensup iki yönetici arasında gerçekleşmiş tarihî olaya uyarlanmaya çalışılmıştır.
Kilit Kavramlar: Fabl, hayvan hikâyeleri, folklor, Fare-Kedi ‘Ubeyd-i
Zâkânî, Muzafferiler, Încûlar.
Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arka Planı
Dr. Hasan ÇIFTÇI·
Fars edebiyatında bir hayli ünlü olan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe)
hikâyesi hicrî VIII./XIV. asırda yaşamış bulunan tanınmış mizahçı ve sosyal
hicivci edip ‘Ubeyd-i Zâkânî (öl. 771) tarafından yazılmıştır. Yaklaşık doksan
beyitten oluşan bu eser görünürde kedi ile farenin kavgasını içeren bir hikâye
olarak biliniyorsa da, gerçek anlamda insanlar arasında tarih boyunca devam eden
mücadeleye sembolik bir gönderme yapıldığı anlaşılmaktadır . Konuya girmeden önce
hayvanların diliyle yazılan yada anlatılan edebî türe (fabl) kısaca değinmede
yarar vardır.
Hayvanların diliyle yazılmış olan veya halk arasında sözlü olarak
anlatıla gelen hikâye ve efsanelere Latince’de “söylenti ve hurafe” anlamına
gelen fabula kelimesi, Fransızca ve İngilizcede aynı içerik için fable kelimesi
kullanılmış; Araplardan İbn Nedîm bu tür hikâyeleri el-hurâfe kelimesi ile ifade
etmiş ve ardından gelen Müslüman yazarlar da içeriğine tam uygun olmasa da ona
uyarak aynı ıstılahı kullanmışlar . Ancak sözlüklere bakılırsa İslâm kültüründe
özellikle Arapçada “el-hadîs, el-hurâfa, el-haber, es-semer, esâtir” gibi
kelimelerle ve Farsça ile Türkçe’de halk edebiyatı içerisinde yer alan bu tür
anlatımların temelde birbirine yakın fakat özel amaçlı kullanımlarda çok ince
farklara sahip “hikâye, efsane, destan, kıssa, masal” ve benzeri ıstılahlarla
ifade edildiği, son dönemlerde de özellikle Farsça ve Türkçe’de Batıdan alınma
fabl kelimesiyle karşılandığı görülür .
Çoğunlukla halk edebiyatı diye nitelenen ve ait olduğu halkların inanç
ve geleneklerine göndermede bulunan ve onların varlık ve tabiat olaylarını
yorumlama anlayışlarını izah eden efsane, hikâye, destan ve benzeri türler tarih
sahnesine çıkmış her milletin kültürel birikimi içerisinde, ilkel yada sistemli
bir biçimde bulunmaktadır. Fakat bunlardan hayvanların diliyle yazılmış
olanlarının tarihî kökeni hakkında, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi
araştırmacılara göre hayvan diliyle hikâyeler oluşturan ilk milletin Yunanlılar
olduğu ve bazı örneklerin Aesop (Aisopos M.Ö. VI. asır) veya ondan önce yaşamış
olan Hesiod (M.Ö. VIII. asır)’un eserlerinde bulunduğu ileri sürülmüştür . Bir
kısma göre de bu tür hikâyeleri ilkin Hintliler söylemiş ve tarihi M.Ö. VII.
asırdan daha eskilere dayanmakta olan onlardan bir kısmı (Budizmde varlıklardaki
tenasuhla ilgili olanları) Jataka adlı kitapta yer almıştır . Bazı
araştırmacılara göre de bu tür hikâyelerin asıl kaynağı eski Mısır olup, oradan
Yunan ve Hint edebiyatlarına geçmiştir. Çünkü Mısır yöresine ait olduğu
belirtilen ve sonradan keşf edilen Papiros (Aslan ile Fare) hikâyesi tarihinin
M.Ö. XII. asra kadar gittiği belirtilmektedir. Gerçek olan şudur ki, adı geçen
her üç eski medeniyetin halkları başta olmak üzere bazısının ellerinde yazılı
metinleri olmasa da bütün milletler bu tür hikâyelerin oluşumunda belli paylara
sahip olmuşlardır . Ancak Batı Edebiyatında bu konular daha sistemli şekillerde
işlendiği bir gerçektir.
İslâm sonrası miladî VIII. asırda Hint orijinli Kelile ve Dimne
(Panctantara)’nin Abdullah b. Mukaffa’ tarafından Arapçaya çevirilmesi
neticesinde Arap edebiyatına hayvan hikâyeleri adıyla yeni bir konu girdi. Zira
bu çeviriden önce klâsik Arap edebiyatında folklorik hayvan hikâyeleri özel bir
edebî tür olarak yer edinmemişti ve bu tür hikâyeler daha çok “darbulmesel” (ata
sözü) görevini gören ilkel ve fıtrî boyuta sahip idi yada çöl Arapları arasında
“eski metinlerden rivayetler” şeklinde telakki edilirdi . Fars orijinli ilk
hayvan hikâyesi ise bir ağaçla bir keçinin tartışmasını içeren Pehlevice Dıraht-i
Asûrîk adlı eser olduğu belirtilmektedir . Ancak Kelile ve Dimne gibi hayvan
hikâyelerini içeren kitapların İslâm öncesinde Pehleviceye ve İslâm sonrası erken
dönemlerde Arapçaya ve Yeni Farsça (Derî)’ya çevrilmesi ve halk arasında rağbet
bulması neticesinde birçok Müslüman yazarın bu konuları işlemesine ve adı geçen
kitaba benzer eserler yazmasına neden oldu .
Günümüzde fabl dediğimiz bu tür edebî eserlerin bir takım özellikleri
taşımaları gerekir. Her şeyden önce bu eserler genelde, içinde oluştuğu halkların
inançlarını ve bazı tabiat olaylarını izah etme biçimini ifade eden mitolojik
efsanelerden farklı olarak, özel teknik ve edebî bir metotla anlatılması icap
eden ahlâkî ve öğretici hikâyelerden oluşurlar. Yazar ya da şair, karşılaştırma
ve benzetme üslûbuyla, siyasal mekanizmayı, toplumsal yapıyı, bir grubu veya
kişiyi yahut ahlaka ve edebe aykırı bulduğu sosyal olayı eleştirmek ve iğnelemek
amacıyla hedefi olan insan ve olaylara uyarlanması için hayvan motiflerini, bir
takım semboller ve işaretler olarak kullanır. Bu işi öyle bir maharetle yapması
gerekir ki, hikâyenin okuyucu veya dinleyicisi de, görünürdeki manaların
arkasında saklı bulunan, yazar veya şairin gerçek maksadını, kendi zihninde
somutlaştırarak oturtabilsin. Bu tür hikâyelerde rol alan sembolik kahramanlar
genellikle hayvanlar, otlar ve cansız nesnelerdir. Bazen da tanrılara ve
insanlara da bu hikâyelerin kahramanları arasında yer verilir. Hikâyede rol alan
varlıklar doğal yapılarına uygun şekillerde davranırlar. Doğal yapılarıyla
farklı olan tek özellikleri insanlar gibi konuşmalarıdır . Halk arasında bu tür
hikâyeler zaman zaman eğlence ve meşguliyet amacıyla anlatılsa da, yukarıda da
işaret edildiği gibi bir sanatkâr kendi eserinde onlara daha farklı amaçlarla yer
verir. Örneğin Horas (Horace MÖ. 65-8), ondan sonra gelen Fadaros’un eserlerinde,
Kelile ve Dimne ile Merzubânnâme’nin hikâyelerinde, Şeyhî’nin Harnâme’sinde,
Attâr, Mevlânâ (bu ikisi daha çok tasavvufî konuları bu tür hikâyelerde
işlemişler), Namık Kemal, Şinasî gibi yazarların eserlerinde yer alan tilki,
kedi-fare, kurt-koyun, öküz-aslan ve benzeri hayvanların dilinden anlatılan
hikâyelerin tamamı ve burada işlenecek Fare ile Kedi hikâyesinde olduğu gibi,
yazarın amacı, toplumsal yapıdaki adaletsizlik ve eşitsizlik, siyasal
mekanizmadaki bozukluk, yöneticilerin zulmü ve benzeri olumsuzlukları alaya
alarak mizahî bir eda ile eleştirmektir .
Yukarıda da geçtiği gibi, insanlara bir takım mesajların sunulması veya
kendileriyle bazı zorba tiplerin eleştirilmesi amacıyla, dünya edebiyatında
çeşitli milletlerin kültürlerinde muhtelif hikâyeler kalıbında hayvan
motiflerinin kullanılması da belli sebeplere dayanmaktadır. Bunun görünürde en az
iki nedeni olabilir. Birincisi mizahçı veya alaycı yazar, güçsüz olduğu halde
seçilen kurban (Fare ile Kedi hikâyesinin yazarı ‘Ubeyd’de olduğu gibi), güçlü
bir zümre ya da sultan, vezir ve benzeri bir şahıs olabilir. İkincisi mizahçı
yazar, yaratıkların en şereflisi olan insanı, yücelik zirvesinden, beslenmek ve
üremek dışında bir meziyeti olmayan hayvanlara benzetmek suretiyle, aşağılık
konuma düşürmüş olur .
Bu amaçla bir kısım yazar ve edipler tarafından bazı hikâyelerde kedi ile
fare motiflerinin de zaman zaman kullanıldığı izlenmektedir. Özellikle görünürde
namaz kılan ve riyazî bir hayat benimseyen, fakat her zaman farelere karşı art
niyetli olan ve fırsat buldukça onları parçalamayı ihmal etmeyen kedi tipine dair
hikâyelerin kaynağı da tarihsel açıdan eski Yunan ve Hint edebiyatlarına kadar
uzamakta ve bu hususla ilgili bir hikâye yine yukarıda adı geçen Hint menşeli
dünya edebiyatında hatırı sayılır ünlü Kelîle ve Dimne adlı eserde bulunmaktadır
. Sonradan Dünya ve İslâm kültürü içinde aynı kahramanlara dair hikâyeler hem
müstakil eserler şeklinde, hem de çeşitli hikâye mecmualarında bölümler şeklinde
yer almıştır. Nitekim VIII/XIV. yüzyılda yaşamış olan ve toplumsal eleştiriyle
ilgili eserleri kaleme almış bulunan ünlü mizahçı ‘Ubeyd-i Zâkânî ve XI/XVI.
yüzyılda hayatını sürdürmüş olan Muhammed Bâkır Meclisî’nin Fare ile Kedi (Mûş u
Gurbe) adlı eserleri de bu türlerin en önemli örneklerini teşkil etmektedir .
Ancak burada üzerinde durulacak fabl, Zâkânî’nin bir iki sayfayı
geçmeyen, XIX yüzyıldan itibaren baskıları yapılan ve çeşitli dünya dillerine
çevrilmiş bulunan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe)adlı manzûm hikâyedir . Genel bir
varsayımla yazar, bu hikâye ile gerçek anlamda yöneten ile yönetilenden oluşan
iki sınıfın, yani bir tarafta yer alan genel halk kitlesinden ibaret toplum ile,
diğer tarafta yer alan devlet başkanı, vali, yargıç ve diğer bürokratlardan
müteşekkil yöneten sınıfın ilişkilerini dile getirmektedir. Hatta hikâyenin
içerdiği manaya bakılırsa, yönetilen ve mahkûm olan halk tabakası, hakim ve
yönetici tabakanın baskıcı ve şiddete dayalı tutumu karşısında zaman zaman isyana
kalkışarak mücadeleci bir tavır sergilemiş bulunsa bile, neticede, hakim
tabakaya karşı sürekli yenik düşmekte ve ona karşı etkisiz hale gelmektedir .
Bir görüşe göre de eleştirel mahiyetteki bu eser, biraz afaki sayılan bu
boyutu yanında, ayrıca tarihte gerçekleşmiş olan bir olayın izlerini
taşımaktadır. Hatta bazı araştırmacılara göre bir kara mizah örneği olan eser,
Ortaçağda yazarı ‘Ubeyd’in yaşadığı dönemde (VIII/XIV. asırda) riyakârlık ve kan
dökücülükle suçlanan Kirman’ın hükümranı Emîr Mubârizuddîn Muhammed (Muzefferîler
Hanedanına mensup) ile, şairin memduhu Şiraz’ın hükümranı şah Ebû İshak (Încûlar
Hanedanına mensup) arasında sürekli devam eden ve bu ikincisinin feci şekilde
öldürülmesiyle sonuçlanan tarihî olayların trajik seyrini göstermektedir .
Bilindiği üzere VII/XIII. yüzyılın başında İran toprakları ve İslâm
dünyasının büyük kısmı, putperest olarak kabul edilen Moğollar tarafından işgal
edilmiş, bütün İslâmî ve insanî değerler ortadan kaldırılmış veya etkisiz hale
getirilmişti. Siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan İslâm ülkelerinde
büyük sarsıntılar vücut bulmuş, ahlâkî ve manevî değerler açısından müthiş bir
gerileme meydana gelmişti. Bu nedenlerden dolayı, siyasal alanda oluşan anarşi ve
kargaşa, Moğolların devamı olan İlhanlılar ve onların parçalanmasından sonra
iktidar kavgalarına tutulan, halkın malına ve canını yok etmeye çalışan diğer
hanedanlar zamanında da aynen devam etmiş ve neticede İran ülkesi VIII/XIV.
yüzyılın sonlarında Timur tarafından başlatılan yeni bir istilâya maruz kalmıştı.
Bu işgaller sırasında hemen hemen İran’ın bütün yerleşim alanlarındaki halk,
çeşitli katliamlardan geçirilmiş, insan kellelerinden minareler oluşturulmuş,
geride kalanlar ise, fakirlik ve yoksulluk içinde adeta boğulmuştu .
Neticede hikâyenin işarette bulunduğu iki sultan da, Moğollar sonrası
İran’da iktidar mücadelesini veren Muzafferîler hanedanına mensup Emîr
Mubârizuddîn Muhammed ile, Încûlar hanedanından şah Ebû İshak Încû idi .
Yazar, hikâyenin başında ilkin kedinin bazı özelliklerini anlatarak şöyle
der: “Kirman’da karnı davul, göğsü siper, kükreyişi aslan ve pençesi kaplan,
kaşları yay ve kirpikleri ok gibi bir kedi varmış. Hatta dış görünümü ve fizikî
yapısı güzel ve çekici olduğu için, kedi soylu bürokratların evlerinde yer
alarak, sürekli tencere, tabak ve kepçe peşinde koştururmuş. Bir gün avlamak
üzere şaraphaneye giderek bir şarap küpünün arkasında saklanır. Duvardan çıkan
bir fare, şarap küpüne dalarak sarhoş oluncaya kadar içtikten sonra, kediden
habersiz hava atarak şöyle der: Hani kedi? Onu bulursam başını keser, derisine de
saman doldururum, o bana nasıl rakip olabilir? Karşıma çıkarsa şüphesiz köpek
gibi bana yalvaracaktır. Bunu duyan kedi sıçrayarak fareyi yakalar. Fare ne kadar
yalvarırsa da kedi, dine ve Müslümanlara sövdü diye kendisini bağışlamaz ve yer.
Daha sonra tövbe ederek, hiçbir şey olmamış gibi, mescitte zikir, namaz ve
ibadetle meşgul olur” .
Hikâyenin ana temasını teşkil eden yukarıdaki kısmını göz önünde tutarak daha
önce adı geçen iki sultanın durumuna bakalım: Tarihî kayıtlarda kedinin temsil
ettiği Muzafferîlerden Emîr Mubârizuddîn’in de, oldukça güçlü, azimli, cesaretli,
acımasız ve becerikli bir yönetici olduğu belirtilmektedir. Küçüklüğünde bile
yöneticilerin dikkatlerini çekecek kadar da zeki ve yetenekli idi. Hayatının ilk
yıllarında şaraphor ve hırsız olmasına rağmen, sonradan iki kez tövbe ederek
İslâmî yasaları sıkı sıkıya uygulayıp, zühde bağlanmaya çalışmıştır. Fakat çok
kan dökücü, küfürbaz ve topluma karşı acımasız olduğundan iki yüzlülük ve
riyakârlılıkla itham edilmiş, hatta dönemin bazı zarifleri tarafından “muhtesip”
olarak anılmıştır . Fareyi temsil eden Ebû İshak’ın ise, ömrünü ayyaşlıkla
geçiren, İslâmî kuralları hiçe sayan, zevk ve eğlenceye düşkün olduğu için de
yöneticilik vasıflarından uzak bir idareci olduğu belirtilmiştir .
Ebû İshak İran’ın Fars bölgesinde, Emîr Mubârizuddîn de Kirman ve Yezd
bölgelerinde hüküm sürmekteydi. Bu iki yöneticinin anlaşmazlık nedeni ise,
Hürmüz, Kîş ve Bahreyn bölgeleri halklarından genelde zorla toplanan vergi ve
gelirler idi . Hicrî 743/1342 yılında Fars bölgesine hakim olan Ebû İshak adı
geçen Emîr Mubârizuddîn ile on yedi yıl savaşır ve neticede aynı kişi tarafından
758/1357’de feci bir şekilde öldürülerek iktidarına son verilir . Ayrıca söz
konusu hikâyenin yazarı ‘Ubeyd, şiirlerinde Ebû İshak’ı övmüş ve uzun süre
Şirazdaki sarayına yerleşerek kendisinden çeşitli ödüller de almıştır. Hatta
‘Uşşâknâme adlı mesnevisini de ona takdim etmiştir .
Hikâyede dikkati çeken ikinci önemli bir nokta, her iki şahın üzerinde
anlaşamadığı halktan zorla toplanan vergi ve haraçlara işaret edilmiş olmasıdır.
Zira Ebû İshak, başta Emîr Mubârizuddîn olmak üzere sık sık etraftaki emirliklere
saldırarak, şehir ve kasabalarda oturan bir kısım halkı kılıçtan geçirip
mallarını yağmalayarak Şiraza getirir, hem kendisi bol bol harcar, hem de çeşitli
bilgin, şeyh ve şairlere dağıtırdı. Kayıtlara göre, yine bir defasında Kirmana
saldıran Ebû İshak, surları aşamayınca şehri uzun süre muhasara altında tutarak
açlıktan insanların ölmesine ve sağ kalanların açlıktan ölmüş olanların etlerini
yemelerine neden olmuş ve bu yönetici zafer elde etmeden geri dönmek zorunda
kalmıştı. Ancak yol üzerindeki halkın canına kıymak ve mallarını yağmalamakla
öfkesini çıkarmıştı . Belki de yazarın hikâyede dile getirdiği şaraphaneden
kastı, gayri meşru olan ve bir nevi İslâm’da yasak kabul edilen bu mal, şarap ve
şaraphanedeki küplere benzetmek olmuştur.
Bir diğer nokta da, iktidardaki güçlerin, rakiplerini yok etmek ya da
cezalandırmak istedikleri zaman, o dönemde düzenin yasalarla koruduğu ve birer
put haline getirdiği ve kendi çıkarları söz konusu olduğunda da pek
önemsemedikleri, bir takım tabuların ve sembollerin arkasına sığınarak halkın
gözünde bu haksız davranışlarına meşruluk kazandırmaya çalıştıklarına işaret
etmektedir. Yukarıda geçtiği gibi kedi fareye bana “küfrettin” demiyor,
“Maslümanlara küfrettin” demektedir. Kayıtlara göre, Mubârizuddîn Muhammed de Ebû
İshak’ı cezalandırmak istediği zaman, ilkin onu, Şirazda bazı kimselerin kanını
dökmekle suçlamıştı . O dönemde din, yöneticilerin çıkarları söz konusu olunca,
görünürde her şeyin üstündeydi, başka dönemlerde de demokrasi, layıklık, bayrağa
saygısızlık, ve benzeri şeyler aşılmayan birer tabu haline gelmeleri bir yana
ayrıca çıkarcı kimseler için birer istismar aracı olurlar.
Hikâyede dikkati çeken bir başka nokta da, şaraphanede fazla içki kaçıran
farenin bir an gerçek güç sahibi kediyi unutarak, kendini orada tek hakim güç
veya gerçek muktedir sayarak hava atmaya başladıktan sonra, kedinin sahneye
çıkmasıyla çok aşağılayıcı bir duruma düşüp ona yalvarması olayıdır. Bir çok
ülkenin tarihinde buna benzer olaylara sıkça rastlanır. Gerçek demokrasinin
uygulanmadığı yerlerde halkın seçimiyle veya başka yöntemlerle iş başına
gelenler, bazı toplantılarda veya basın karşısında gerçek demokrat kesilerek,
perde arkasında ülkeye hakim olan gücü unuturlar ve gücün karşı olduğu bazı
açıklamalarda bulunurlar. Ancak oraya hakim olan gizli güç, kendini azıcık
gösterince hemen beyanatlarını başka tarafa çeker yahut geri alarak çok gülünç
bir duruma düşerler.
Hikâyenin daha sonraki kısmı ise, şöyle devam eder: “Kedi tövbe ederek
ibadetle meşgul olduktan sonra, artık farelere karışmayacağını söyler. Duvarın
deliğinden kedinin söylediklerini işiten bir fare, diğer farelere durumu
bildirerek şöyle der: ‘Müjdeler olsun! kedi zahit oldu; abit, Müslüman ve mümin
oldu’. Bu haberi duyan diğer farelerin yedi reisi, kedinin tövbesine aldanıp,
ona çeşitli hediyeler götürerek edep ve ihtiramla kendisine takdim ederler. Ancak
kedi ‘Allah kendisine samimi olarak çalışanın rızkını gökten indirir’ diyerek,
tatlı diliyle onları kandırıp, kendine yaklaştırır ve iki tanesi hariç, hepsini
yer. Bu olaydan sonra fareler arasında şu kanaat hakim olur: ‘Kedi tövbe edip
Müslüman olduktan sonra, fareleri beşer beşer yakalar’. Kurtulan bu iki fare öbür
farelere bu feci haberi ulaştırır ve savaşmak üzere bir ordu hazırlarlar. Kediler
de Yezd, Isfahan ve Kirman yöresinden bir ordu hazırlayarak Fars bölgesine
gelirler. Atlı ve piyadelerden oluşan ve çeşitli silahlarla mücehhez fareler
ordusu ise, Kûhistân yolundan aynı bölgeye gelir ve iki ordu arasındaki savaş
başlar. İlk başlarda farelerin zafer kazandığı görülüyorsa da savaş farelerin
hezimetiyle neticelenirî .
Belirtildiğine göre, diğer kedilerle Fars bölgesinde fareler ordusunu yok
eden bu abid kediden maksat, aynı yerde Ebû İshak’a saldıran Emîr Mubarizuddîn
idi. Yukarıda da geçtiği gibi, gerçekten de Ebû İshak, o dönemde (VIII/XIV.
yüzyılda) Muzafferîlerin başkanti Kirmana defalarca saldırmış, hiçbir başarı elde
etmeden ve büyük kayıplar vererek geri dönmüştü. Neticede Emîr Mubarizuddîn,
Şiraz’a saldırır, şehri uzun süre kuşatma altında tutar. Ebû İshak ise, şarap
içmeye ve eğlenceye ağırlık verir, sonunda Şiraz işgal edilir ve şehirden kaçan
Ebû İshak, daha sonra saklandığı Isfahandan getirilerek Şirazda öldürülür.
Hikâyenin sonunda nasıl ki, fareler ordusu dağılarak perişan hale geldiyse,
Şirazın işgalinden sonra, Ebû İshak’ın sarayı, çevresi, gücü ve devleti de
yıkılıp gitti. On üç yaşındaki çocuğu bile öldürülmekten kurtulamadı . Fakat Emîr
Mubarizuddîn de bir süre yönetimde kaldıktan sonra kendileriyle bir türlü
anlaşamadığı çocukları tarafından yakalanır, önce gözlerine mil çekilir ve
atıldığı zindanda daha sonra ölür .