AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ (1. Sayısından)

Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arkasındaki Mesaj
Dr. Hasan ÇIFTÇI

Bu çalışmada, ilkin eğitici ve ahlakî boyutlara sahip, fabl (hayvan 
hikâyeleri)’ların içeriğiyle ilgili çeşitli dillerdeki kavramlar ve bu folklorik 
edebî türün tarihî gelişimi ve çeşitli milletlerin bu konuya katkıları kısaca 
incelenmeye çalışılmış ve özellikle hicrî VIII./XIV asrın tanınmış mizahçı ve 
sosyal hicivcisi ‘Ubeyd-i Zâkânî tarafından yazılan ve bir hayli ünlü olan Fare 
ile Kedi (Mûş u Gurbe ) hikâyesinin topluma vermek istediği mesaj ve arkasında 
saklı bulunduğu düşünülen Orta Çağada İran’da Muzafferîler ile Încûlar hanedanına 
mensup iki yönetici arasında gerçekleşmiş tarihî olaya uyarlanmaya çalışılmıştır. 
Kilit Kavramlar: Fabl, hayvan hikâyeleri, folklor, Fare-Kedi ‘Ubeyd-i 
Zâkânî, Muzafferiler, Încûlar.



Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arka Planı 

Dr. Hasan ÇIFTÇI·
Fars edebiyatında bir hayli ünlü olan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe) 
hikâyesi hicrî VIII./XIV. asırda yaşamış bulunan tanınmış mizahçı ve sosyal 
hicivci edip ‘Ubeyd-i Zâkânî (öl. 771) tarafından yazılmıştır. Yaklaşık doksan 
beyitten oluşan bu eser görünürde kedi ile farenin kavgasını içeren bir hikâye 
olarak biliniyorsa da, gerçek anlamda insanlar arasında tarih boyunca devam eden 
mücadeleye sembolik bir gönderme yapıldığı anlaşılmaktadır . Konuya girmeden önce 
hayvanların diliyle yazılan yada anlatılan edebî türe (fabl) kısaca değinmede 
yarar vardır.
Hayvanların diliyle yazılmış olan veya halk arasında sözlü olarak 
anlatıla gelen hikâye ve efsanelere Latince’de “söylenti ve hurafe” anlamına 
gelen fabula kelimesi, Fransızca ve İngilizcede aynı içerik için fable kelimesi 
kullanılmış; Araplardan İbn Nedîm bu tür hikâyeleri el-hurâfe kelimesi ile ifade 
etmiş ve ardından gelen Müslüman yazarlar da içeriğine tam uygun olmasa da ona 
uyarak aynı ıstılahı kullanmışlar . Ancak sözlüklere bakılırsa İslâm kültüründe 
özellikle Arapçada “el-hadîs, el-hurâfa, el-haber, es-semer, esâtir” gibi 
kelimelerle ve Farsça ile Türkçe’de halk edebiyatı içerisinde yer alan bu tür 
anlatımların temelde birbirine yakın fakat özel amaçlı kullanımlarda çok ince 
farklara sahip “hikâye, efsane, destan, kıssa, masal” ve benzeri ıstılahlarla 
ifade edildiği, son dönemlerde de özellikle Farsça ve Türkçe’de Batıdan alınma 
fabl kelimesiyle karşılandığı görülür .
Çoğunlukla halk edebiyatı diye nitelenen ve ait olduğu halkların inanç 
ve geleneklerine göndermede bulunan ve onların varlık ve tabiat olaylarını 
yorumlama anlayışlarını izah eden efsane, hikâye, destan ve benzeri türler tarih 
sahnesine çıkmış her milletin kültürel birikimi içerisinde, ilkel yada sistemli 
bir biçimde bulunmaktadır. Fakat bunlardan hayvanların diliyle yazılmış 
olanlarının tarihî kökeni hakkında, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi 
araştırmacılara göre hayvan diliyle hikâyeler oluşturan ilk milletin Yunanlılar 
olduğu ve bazı örneklerin Aesop (Aisopos M.Ö. VI. asır) veya ondan önce yaşamış 
olan Hesiod (M.Ö. VIII. asır)’un eserlerinde bulunduğu ileri sürülmüştür . Bir 
kısma göre de bu tür hikâyeleri ilkin Hintliler söylemiş ve tarihi M.Ö. VII. 
asırdan daha eskilere dayanmakta olan onlardan bir kısmı (Budizmde varlıklardaki 
tenasuhla ilgili olanları) Jataka adlı kitapta yer almıştır . Bazı 
araştırmacılara göre de bu tür hikâyelerin asıl kaynağı eski Mısır olup, oradan 
Yunan ve Hint edebiyatlarına geçmiştir. Çünkü Mısır yöresine ait olduğu 
belirtilen ve sonradan keşf edilen Papiros (Aslan ile Fare) hikâyesi tarihinin 
M.Ö. XII. asra kadar gittiği belirtilmektedir. Gerçek olan şudur ki, adı geçen 
her üç eski medeniyetin halkları başta olmak üzere bazısının ellerinde yazılı 
metinleri olmasa da bütün milletler bu tür hikâyelerin oluşumunda belli paylara 
sahip olmuşlardır . Ancak Batı Edebiyatında bu konular daha sistemli şekillerde 
işlendiği bir gerçektir.
İslâm sonrası miladî VIII. asırda Hint orijinli Kelile ve Dimne 
(Panctantara)’nin Abdullah b. Mukaffa’ tarafından Arapçaya çevirilmesi 
neticesinde Arap edebiyatına hayvan hikâyeleri adıyla yeni bir konu girdi. Zira 
bu çeviriden önce klâsik Arap edebiyatında folklorik hayvan hikâyeleri özel bir 
edebî tür olarak yer edinmemişti ve bu tür hikâyeler daha çok “darbulmesel” (ata 
sözü) görevini gören ilkel ve fıtrî boyuta sahip idi yada çöl Arapları arasında 
“eski metinlerden rivayetler” şeklinde telakki edilirdi . Fars orijinli ilk 
hayvan hikâyesi ise bir ağaçla bir keçinin tartışmasını içeren Pehlevice Dıraht-i 
Asûrîk adlı eser olduğu belirtilmektedir . Ancak Kelile ve Dimne gibi hayvan 
hikâyelerini içeren kitapların İslâm öncesinde Pehleviceye ve İslâm sonrası erken 
dönemlerde Arapçaya ve Yeni Farsça (Derî)’ya çevrilmesi ve halk arasında rağbet 
bulması neticesinde birçok Müslüman yazarın bu konuları işlemesine ve adı geçen 
kitaba benzer eserler yazmasına neden oldu . 
Günümüzde fabl dediğimiz bu tür edebî eserlerin bir takım özellikleri 
taşımaları gerekir. Her şeyden önce bu eserler genelde, içinde oluştuğu halkların 
inançlarını ve bazı tabiat olaylarını izah etme biçimini ifade eden mitolojik 
efsanelerden farklı olarak, özel teknik ve edebî bir metotla anlatılması icap 
eden ahlâkî ve öğretici hikâyelerden oluşurlar. Yazar ya da şair, karşılaştırma 
ve benzetme üslûbuyla, siyasal mekanizmayı, toplumsal yapıyı, bir grubu veya 
kişiyi yahut ahlaka ve edebe aykırı bulduğu sosyal olayı eleştirmek ve iğnelemek 
amacıyla hedefi olan insan ve olaylara uyarlanması için hayvan motiflerini, bir 
takım semboller ve işaretler olarak kullanır. Bu işi öyle bir maharetle yapması 
gerekir ki, hikâyenin okuyucu veya dinleyicisi de, görünürdeki manaların 
arkasında saklı bulunan, yazar veya şairin gerçek maksadını, kendi zihninde 
somutlaştırarak oturtabilsin. Bu tür hikâyelerde rol alan sembolik kahramanlar 
genellikle hayvanlar, otlar ve cansız nesnelerdir. Bazen da tanrılara ve 
insanlara da bu hikâyelerin kahramanları arasında yer verilir. Hikâyede rol alan 
varlıklar doğal yapılarına uygun şekillerde davranırlar. Doğal yapılarıyla 
farklı olan tek özellikleri insanlar gibi konuşmalarıdır . Halk arasında bu tür 
hikâyeler zaman zaman eğlence ve meşguliyet amacıyla anlatılsa da, yukarıda da 
işaret edildiği gibi bir sanatkâr kendi eserinde onlara daha farklı amaçlarla yer 
verir. Örneğin Horas (Horace MÖ. 65-8), ondan sonra gelen Fadaros’un eserlerinde, 
Kelile ve Dimne ile Merzubânnâme’nin hikâyelerinde, Şeyhî’nin Harnâme’sinde, 
Attâr, Mevlânâ (bu ikisi daha çok tasavvufî konuları bu tür hikâyelerde 
işlemişler), Namık Kemal, Şinasî gibi yazarların eserlerinde yer alan tilki, 
kedi-fare, kurt-koyun, öküz-aslan ve benzeri hayvanların dilinden anlatılan 
hikâyelerin tamamı ve burada işlenecek Fare ile Kedi hikâyesinde olduğu gibi, 
yazarın amacı, toplumsal yapıdaki adaletsizlik ve eşitsizlik, siyasal 
mekanizmadaki bozukluk, yöneticilerin zulmü ve benzeri olumsuzlukları alaya 
alarak mizahî bir eda ile eleştirmektir .
Yukarıda da geçtiği gibi, insanlara bir takım mesajların sunulması veya 
kendileriyle bazı zorba tiplerin eleştirilmesi amacıyla, dünya edebiyatında 
çeşitli milletlerin kültürlerinde muhtelif hikâyeler kalıbında hayvan 
motiflerinin kullanılması da belli sebeplere dayanmaktadır. Bunun görünürde en az 
iki nedeni olabilir. Birincisi mizahçı veya alaycı yazar, güçsüz olduğu halde 
seçilen kurban (Fare ile Kedi hikâyesinin yazarı ‘Ubeyd’de olduğu gibi), güçlü 
bir zümre ya da sultan, vezir ve benzeri bir şahıs olabilir. İkincisi mizahçı 
yazar, yaratıkların en şereflisi olan insanı, yücelik zirvesinden, beslenmek ve 
üremek dışında bir meziyeti olmayan hayvanlara benzetmek suretiyle, aşağılık 
konuma düşürmüş olur .
Bu amaçla bir kısım yazar ve edipler tarafından bazı hikâyelerde kedi ile 
fare motiflerinin de zaman zaman kullanıldığı izlenmektedir. Özellikle görünürde 
namaz kılan ve riyazî bir hayat benimseyen, fakat her zaman farelere karşı art 
niyetli olan ve fırsat buldukça onları parçalamayı ihmal etmeyen kedi tipine dair 
hikâyelerin kaynağı da tarihsel açıdan eski Yunan ve Hint edebiyatlarına kadar 
uzamakta ve bu hususla ilgili bir hikâye yine yukarıda adı geçen Hint menşeli 
dünya edebiyatında hatırı sayılır ünlü Kelîle ve Dimne adlı eserde bulunmaktadır 
. Sonradan Dünya ve İslâm kültürü içinde aynı kahramanlara dair hikâyeler hem 
müstakil eserler şeklinde, hem de çeşitli hikâye mecmualarında bölümler şeklinde 
yer almıştır. Nitekim VIII/XIV. yüzyılda yaşamış olan ve toplumsal eleştiriyle 
ilgili eserleri kaleme almış bulunan ünlü mizahçı ‘Ubeyd-i Zâkânî ve XI/XVI. 
yüzyılda hayatını sürdürmüş olan Muhammed Bâkır Meclisî’nin Fare ile Kedi (Mûş u 
Gurbe) adlı eserleri de bu türlerin en önemli örneklerini teşkil etmektedir .
Ancak burada üzerinde durulacak fabl, Zâkânî’nin bir iki sayfayı 
geçmeyen, XIX yüzyıldan itibaren baskıları yapılan ve çeşitli dünya dillerine 
çevrilmiş bulunan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe)adlı manzûm hikâyedir . Genel bir 
varsayımla yazar, bu hikâye ile gerçek anlamda yöneten ile yönetilenden oluşan 
iki sınıfın, yani bir tarafta yer alan genel halk kitlesinden ibaret toplum ile, 
diğer tarafta yer alan devlet başkanı, vali, yargıç ve diğer bürokratlardan 
müteşekkil yöneten sınıfın ilişkilerini dile getirmektedir. Hatta hikâyenin 
içerdiği manaya bakılırsa, yönetilen ve mahkûm olan halk tabakası, hakim ve 
yönetici tabakanın baskıcı ve şiddete dayalı tutumu karşısında zaman zaman isyana 
kalkışarak mücadeleci bir tavır sergilemiş bulunsa bile, neticede, hakim 
tabakaya karşı sürekli yenik düşmekte ve ona karşı etkisiz hale gelmektedir . 
Bir görüşe göre de eleştirel mahiyetteki bu eser, biraz afaki sayılan bu 
boyutu yanında, ayrıca tarihte gerçekleşmiş olan bir olayın izlerini 
taşımaktadır. Hatta bazı araştırmacılara göre bir kara mizah örneği olan eser, 
Ortaçağda yazarı ‘Ubeyd’in yaşadığı dönemde (VIII/XIV. asırda) riyakârlık ve kan 
dökücülükle suçlanan Kirman’ın hükümranı Emîr Mubârizuddîn Muhammed (Muzefferîler 
Hanedanına mensup) ile, şairin memduhu Şiraz’ın hükümranı şah Ebû İshak (Încûlar 
Hanedanına mensup) arasında sürekli devam eden ve bu ikincisinin feci şekilde 
öldürülmesiyle sonuçlanan tarihî olayların trajik seyrini göstermektedir .
Bilindiği üzere VII/XIII. yüzyılın başında İran toprakları ve İslâm 
dünyasının büyük kısmı, putperest olarak kabul edilen Moğollar tarafından işgal 
edilmiş, bütün İslâmî ve insanî değerler ortadan kaldırılmış veya etkisiz hale 
getirilmişti. Siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan İslâm ülkelerinde 
büyük sarsıntılar vücut bulmuş, ahlâkî ve manevî değerler açısından müthiş bir 
gerileme meydana gelmişti. Bu nedenlerden dolayı, siyasal alanda oluşan anarşi ve 
kargaşa, Moğolların devamı olan İlhanlılar ve onların parçalanmasından sonra 
iktidar kavgalarına tutulan, halkın malına ve canını yok etmeye çalışan diğer 
hanedanlar zamanında da aynen devam etmiş ve neticede İran ülkesi VIII/XIV. 
yüzyılın sonlarında Timur tarafından başlatılan yeni bir istilâya maruz kalmıştı. 
Bu işgaller sırasında hemen hemen İran’ın bütün yerleşim alanlarındaki halk, 
çeşitli katliamlardan geçirilmiş, insan kellelerinden minareler oluşturulmuş, 
geride kalanlar ise, fakirlik ve yoksulluk içinde adeta boğulmuştu .
Neticede hikâyenin işarette bulunduğu iki sultan da, Moğollar sonrası 
İran’da iktidar mücadelesini veren Muzafferîler hanedanına mensup Emîr 
Mubârizuddîn Muhammed ile, Încûlar hanedanından şah Ebû İshak Încû idi .
Yazar, hikâyenin başında ilkin kedinin bazı özelliklerini anlatarak şöyle 
der: “Kirman’da karnı davul, göğsü siper, kükreyişi aslan ve pençesi kaplan, 
kaşları yay ve kirpikleri ok gibi bir kedi varmış. Hatta dış görünümü ve fizikî 
yapısı güzel ve çekici olduğu için, kedi soylu bürokratların evlerinde yer 
alarak, sürekli tencere, tabak ve kepçe peşinde koştururmuş. Bir gün avlamak 
üzere şaraphaneye giderek bir şarap küpünün arkasında saklanır. Duvardan çıkan 
bir fare, şarap küpüne dalarak sarhoş oluncaya kadar içtikten sonra, kediden 
habersiz hava atarak şöyle der: Hani kedi? Onu bulursam başını keser, derisine de 
saman doldururum, o bana nasıl rakip olabilir? Karşıma çıkarsa şüphesiz köpek 
gibi bana yalvaracaktır. Bunu duyan kedi sıçrayarak fareyi yakalar. Fare ne kadar 
yalvarırsa da kedi, dine ve Müslümanlara sövdü diye kendisini bağışlamaz ve yer. 
Daha sonra tövbe ederek, hiçbir şey olmamış gibi, mescitte zikir, namaz ve 
ibadetle meşgul olur” .
Hikâyenin ana temasını teşkil eden yukarıdaki kısmını göz önünde tutarak daha 
önce adı geçen iki sultanın durumuna bakalım: Tarihî kayıtlarda kedinin temsil 
ettiği Muzafferîlerden Emîr Mubârizuddîn’in de, oldukça güçlü, azimli, cesaretli, 
acımasız ve becerikli bir yönetici olduğu belirtilmektedir. Küçüklüğünde bile 
yöneticilerin dikkatlerini çekecek kadar da zeki ve yetenekli idi. Hayatının ilk 
yıllarında şaraphor ve hırsız olmasına rağmen, sonradan iki kez tövbe ederek 
İslâmî yasaları sıkı sıkıya uygulayıp, zühde bağlanmaya çalışmıştır. Fakat çok 
kan dökücü, küfürbaz ve topluma karşı acımasız olduğundan iki yüzlülük ve 
riyakârlılıkla itham edilmiş, hatta dönemin bazı zarifleri tarafından “muhtesip” 
olarak anılmıştır . Fareyi temsil eden Ebû İshak’ın ise, ömrünü ayyaşlıkla 
geçiren, İslâmî kuralları hiçe sayan, zevk ve eğlenceye düşkün olduğu için de 
yöneticilik vasıflarından uzak bir idareci olduğu belirtilmiştir .
Ebû İshak İran’ın Fars bölgesinde, Emîr Mubârizuddîn de Kirman ve Yezd 
bölgelerinde hüküm sürmekteydi. Bu iki yöneticinin anlaşmazlık nedeni ise, 
Hürmüz, Kîş ve Bahreyn bölgeleri halklarından genelde zorla toplanan vergi ve 
gelirler idi . Hicrî 743/1342 yılında Fars bölgesine hakim olan Ebû İshak adı 
geçen Emîr Mubârizuddîn ile on yedi yıl savaşır ve neticede aynı kişi tarafından 
758/1357’de feci bir şekilde öldürülerek iktidarına son verilir . Ayrıca söz 
konusu hikâyenin yazarı ‘Ubeyd, şiirlerinde Ebû İshak’ı övmüş ve uzun süre 
Şirazdaki sarayına yerleşerek kendisinden çeşitli ödüller de almıştır. Hatta 
‘Uşşâknâme adlı mesnevisini de ona takdim etmiştir .
Hikâyede dikkati çeken ikinci önemli bir nokta, her iki şahın üzerinde 
anlaşamadığı halktan zorla toplanan vergi ve haraçlara işaret edilmiş olmasıdır. 
Zira Ebû İshak, başta Emîr Mubârizuddîn olmak üzere sık sık etraftaki emirliklere 
saldırarak, şehir ve kasabalarda oturan bir kısım halkı kılıçtan geçirip 
mallarını yağmalayarak Şiraza getirir, hem kendisi bol bol harcar, hem de çeşitli 
bilgin, şeyh ve şairlere dağıtırdı. Kayıtlara göre, yine bir defasında Kirmana 
saldıran Ebû İshak, surları aşamayınca şehri uzun süre muhasara altında tutarak 
açlıktan insanların ölmesine ve sağ kalanların açlıktan ölmüş olanların etlerini 
yemelerine neden olmuş ve bu yönetici zafer elde etmeden geri dönmek zorunda 
kalmıştı. Ancak yol üzerindeki halkın canına kıymak ve mallarını yağmalamakla 
öfkesini çıkarmıştı . Belki de yazarın hikâyede dile getirdiği şaraphaneden 
kastı, gayri meşru olan ve bir nevi İslâm’da yasak kabul edilen bu mal, şarap ve 
şaraphanedeki küplere benzetmek olmuştur.
Bir diğer nokta da, iktidardaki güçlerin, rakiplerini yok etmek ya da 
cezalandırmak istedikleri zaman, o dönemde düzenin yasalarla koruduğu ve birer 
put haline getirdiği ve kendi çıkarları söz konusu olduğunda da pek 
önemsemedikleri, bir takım tabuların ve sembollerin arkasına sığınarak halkın 
gözünde bu haksız davranışlarına meşruluk kazandırmaya çalıştıklarına işaret 
etmektedir. Yukarıda geçtiği gibi kedi fareye bana “küfrettin” demiyor, 
“Maslümanlara küfrettin” demektedir. Kayıtlara göre, Mubârizuddîn Muhammed de Ebû 
İshak’ı cezalandırmak istediği zaman, ilkin onu, Şirazda bazı kimselerin kanını 
dökmekle suçlamıştı . O dönemde din, yöneticilerin çıkarları söz konusu olunca, 
görünürde her şeyin üstündeydi, başka dönemlerde de demokrasi, layıklık, bayrağa 
saygısızlık, ve benzeri şeyler aşılmayan birer tabu haline gelmeleri bir yana 
ayrıca çıkarcı kimseler için birer istismar aracı olurlar.
Hikâyede dikkati çeken bir başka nokta da, şaraphanede fazla içki kaçıran 
farenin bir an gerçek güç sahibi kediyi unutarak, kendini orada tek hakim güç 
veya gerçek muktedir sayarak hava atmaya başladıktan sonra, kedinin sahneye 
çıkmasıyla çok aşağılayıcı bir duruma düşüp ona yalvarması olayıdır. Bir çok 
ülkenin tarihinde buna benzer olaylara sıkça rastlanır. Gerçek demokrasinin 
uygulanmadığı yerlerde halkın seçimiyle veya başka yöntemlerle iş başına 
gelenler, bazı toplantılarda veya basın karşısında gerçek demokrat kesilerek, 
perde arkasında ülkeye hakim olan gücü unuturlar ve gücün karşı olduğu bazı 
açıklamalarda bulunurlar. Ancak oraya hakim olan gizli güç, kendini azıcık 
gösterince hemen beyanatlarını başka tarafa çeker yahut geri alarak çok gülünç 
bir duruma düşerler. 
Hikâyenin daha sonraki kısmı ise, şöyle devam eder: “Kedi tövbe ederek 
ibadetle meşgul olduktan sonra, artık farelere karışmayacağını söyler. Duvarın 
deliğinden kedinin söylediklerini işiten bir fare, diğer farelere durumu 
bildirerek şöyle der: ‘Müjdeler olsun! kedi zahit oldu; abit, Müslüman ve mümin 
oldu’. Bu haberi duyan diğer farelerin yedi reisi, kedinin tövbesine aldanıp, 
ona çeşitli hediyeler götürerek edep ve ihtiramla kendisine takdim ederler. Ancak 
kedi ‘Allah kendisine samimi olarak çalışanın rızkını gökten indirir’ diyerek, 
tatlı diliyle onları kandırıp, kendine yaklaştırır ve iki tanesi hariç, hepsini 
yer. Bu olaydan sonra fareler arasında şu kanaat hakim olur: ‘Kedi tövbe edip 
Müslüman olduktan sonra, fareleri beşer beşer yakalar’. Kurtulan bu iki fare öbür 
farelere bu feci haberi ulaştırır ve savaşmak üzere bir ordu hazırlarlar. Kediler 
de Yezd, Isfahan ve Kirman yöresinden bir ordu hazırlayarak Fars bölgesine 
gelirler. Atlı ve piyadelerden oluşan ve çeşitli silahlarla mücehhez fareler 
ordusu ise, Kûhistân yolundan aynı bölgeye gelir ve iki ordu arasındaki savaş 
başlar. İlk başlarda farelerin zafer kazandığı görülüyorsa da savaş farelerin 
hezimetiyle neticelenirî .
Belirtildiğine göre, diğer kedilerle Fars bölgesinde fareler ordusunu yok 
eden bu abid kediden maksat, aynı yerde Ebû İshak’a saldıran Emîr Mubarizuddîn 
idi. Yukarıda da geçtiği gibi, gerçekten de Ebû İshak, o dönemde (VIII/XIV. 
yüzyılda) Muzafferîlerin başkanti Kirmana defalarca saldırmış, hiçbir başarı elde 
etmeden ve büyük kayıplar vererek geri dönmüştü. Neticede Emîr Mubarizuddîn, 
Şiraz’a saldırır, şehri uzun süre kuşatma altında tutar. Ebû İshak ise, şarap 
içmeye ve eğlenceye ağırlık verir, sonunda Şiraz işgal edilir ve şehirden kaçan 
Ebû İshak, daha sonra saklandığı Isfahandan getirilerek Şirazda öldürülür. 
Hikâyenin sonunda nasıl ki, fareler ordusu dağılarak perişan hale geldiyse, 
Şirazın işgalinden sonra, Ebû İshak’ın sarayı, çevresi, gücü ve devleti de 
yıkılıp gitti. On üç yaşındaki çocuğu bile öldürülmekten kurtulamadı . Fakat Emîr 
Mubarizuddîn de bir süre yönetimde kaldıktan sonra kendileriyle bir türlü 
anlaşamadığı çocukları tarafından yakalanır, önce gözlerine mil çekilir ve 
atıldığı zindanda daha sonra ölür .

 



Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333. 
Mûş u Gurbe Nazım türünde yazılmış olan bu yapıt, ‘Ubeyd’ in en önemli 
eserlerinden biri sayıldığı gibi, öbürlerine nazaran oldukça da üne kavuşmuştur. 
Birçok defa müstakil olarak basılan ve nisbeten uzun bir kaside şeklinde olan bu 
manzume, basılı Kulliyât’ında 94 beyit olarak yer almaktadır. Ancak Safâ, başına 
ve sonuna ikişer beyit eklendiğini söylerken, Browne, bu eserin Bombay baskısında 
174 beyitten oluştuğunu yazmaktadır. Görünen o ki, ‘Ubeyd’in bu eserine, 
detaylarla ilgili sonradan bazı beyitler eklendiği ve beyit sayısının 174’e kadar 
çıkarıldığı, çeşitli kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Bu yüzden Mînovî 
yazmış olduğu bir makalede, şayet ‘Ubeyd’e ait olması kesin olsa bile, adı geçen 
kıssanın aslının toplam kırk beyitten oluştuğunu ve sonradan çeşitli müstensihler 
tarafından diğer zait beyitlerin eklendiğini ısrarla belirtmektedir. Köklü, 
sağlam, zevkli ve akıcı bir üslûba sahip bu eser, edebî açıdan en seçkin 
eleştirel eserlerden sayılması gerekir. Zira bu eserin tamamen alaycı bir tarz ve 
mizahımsı bir dil eşliğinde, şakacı tabiata sahip hikâyecilerin üslûbunda, 
hayranlık uyandıracak bir maharetle kaleme alındığı görülür. Nitekim Fars dilinin 
etkin olduğu bütün bölgelerde, öğütsel bir temayı içermesi nedeniyle, bu 
manzûmenin şöhret bularak kalıcı bir hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu 
nedenle, çocuk eğitimi açısından hayli değer taşıyan bu eser, İran’da modern 
zamanlarda ilkokul kitaplarında yer aldığı gibi, zamanımızda da aynı manzûme 
üzerinde oldukça başarılı sayılabilecek tiyatro oyunları gerçekleştirildiği 
kaydedilmiştir.Bak. Çiftçi Hasan, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Toplumsal Görüşleri, Ahlâk ve 
Felsefesi, Erzurum, 1996. (Yayınlanmamış doktora tezi.)
Hilâl, Muhammed Ganîmî, Edebiyât-ı Tatbîkî, (Farsçaya çev. Seyyid Murtazâ 
Ayetullâh şîrâzî), Tahran, 1373hş., s. 226. Yunancada bu tür hikâyeler için 
“ahlâkî hikâyelerî anlamına gelen “apologos” kavramı, Hristiyanlık dini 
kültüründe “temsilî ve benzetme” anlamına gelen “parabola” kelimesi 
kullanılmıştır. 
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34; Rezmcû, 
Huseyn, Envâ’-ı Edebî, Meşhed, 1372 hş., s. 163-77; Doğan, D. Mehmet, 
İstanbul, 1996 ilgili kavramlara bak. ve diğer sözlükler. Diyanet Vakfı İslâm 
Ansiklopedisi, XV, 346-47.
Hilâl, s. 236-37. Aesop’tan önce hayvanların diliyle oluşturulan hikâyeler 
ilkel ve doğal şekilleriyle Yunanlılar arasında yaygın idi. Fakat Aesop’un 
sistemli bir şekilde düz yazıyla yazdığı bu tür hikâyeler Yunanlılarda 
özellikle Aristo zamanında o kadar şöhrete kavuştu ki, hatipler bile ilmî ve 
felsefî tartışmalarda iddialarını ispatlamak için kanıt olarak bu hikâyeleri de 
kullanıyorlardı. Ondan sonra Babrius, Aesop’un 123 hikâyesini nazıma çekti ve 
bunlar Yunan ve Latin edebiyatı üzerinde büyük tesir bırakarak Horas (M.Ö. 65-8) 
Fadaros (M. Ö. 30- M.S. 44) ve benzeri yazar ve edipler için örnek teşkil etti. 
Orta Çağda Batı edebiyatını iyice etkiliyen bu tür hikâyeler La Fontane’nin 
aracılığıyla zirvelere ulaştı. Bak. a.g.e., s. 236-38.
Hilâl, s. 228.Araştırmacılara göre Jatak’dan sonra Hint edebiyatında onun 
muhtevasına yakın Tantarkhyika adlı eser ve bunun da örnek edinerek Panctantra 
(Kelile ve Dimne) ve daha sonra da Hitopadesa adlı eser, Panctantra örnek 
alınarak yazıldığı belirtilmektedir. Aynı eser, s. 230.
Hilâl, s. 229
Bu konuda daha fazla bilgi için bak. Hilâl, s. 231-32.
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34
Hilâl, s. 232 vd. 
Hilâl, s. 226-27; Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 
33-34
Hilâl, s. 236-37; Ferşîdverd, Husrov, Edebiyât ve Nakd-i Edebî, Tahran, 
1373hş., II, 672 vd.
Simnânî, Ahmed Penâhî, “Serguzeşt-i şuguftengîz-i Tanz”, Aşinâ, Tahran, sa. 15, 
1373 hş., s.41-54.
Mînovî, Muctebâ, “Kıssa-i Mûş u Gurbe-i Manzûm”, Mecelle-i yağmâ, Tahran, c. 
X, sa. 9, 1336 hş., s. 401-406.
Munşî, Ebû’l-Me’âlî Nasrullâh, Kelîle ve Dimne, nşr. H. Ceddâd, Tahran, 1373 
hş., s. 214-221. 
Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333; 
Mînovî, Muctebâ, “Mûş u Gurbe-i Meclisî”, Mecelle-i Îrânnâme, Bethesda, Bunyâd-ı 
Mutâla’ât-i Îrân, U.S.A., c. IV, sa. 1, 1985, s. 9-15.
Edward Edwards, M. A., A Catologue of the Persian Printed Books in the British 
Museum, London, 1922, s. 695, 543; Nevâî, Mahyâb, A Bibliography of İran, Tahran, 
1971, II, 475-476.
Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i edebiyât der İrân, Tahran, 1371 hş., III/2, 971-972.
Safâ, III/2, 971-972; İkbâl, ‘Abbâs, Kulliyât-i ‘Ubeyd-i Zâkânî, Tahran, 1343 
hş., s. 34; Destigayb, ‘A., “Hecâ-yi ‘Ubeyd”, Peyâm-i novîn, Tahran, c. V, sa. 2, 
1342 hş., s. 49-50.
İbnu’l-Esîr, Ebû’l-Hasan ‘Alî, el-Kâmil fî’t-târîh, Beyrut, 1385-6/1965-6, 
XIII, 361, 436-438, 458-462; Kâdî Minhâc, Sirâc-ı Cuzcânî, Tabakât-i Nâsırî, nşr. 
‘Abdulhay Habîbî, Kabil, 1343 hş., II, 103-104; Reşîduddîn Fazlullâh, 
Câmi’u’t-tevârîh, nşr. Behmen Kerîmî, Tahran, 1338 hş., I, 308-309, 361-380, 
441-442; Cuveynî, ‘Alâuddîn ‘Atâ Melik b. Bahâuddîn, Târîh-i Cihânguşây, nşr. 
Muhammed Kazvînî, Leyden, 1911, I, 4-5, 15-16, 94-96, 126-128, 195-200; Îrânşehr, 
(UNESCO yayını) Tahran, 1342 hş./1963, II, 422-424.
Al-i Dâvûd, Seyyid ‘Alî, “Ebû İshâk Încû”, Dâiretu’l-me’ârif-i bozorg-i İslâmî, 
Tahran, 1372 hş., V, (neşri devam ediyor), s. 161-165.
Zâkânî, s. 330. 
Stûde, Huseyn ‘Alî, Târîh-i Al-i Muzaffer, Tahran, 1346 hş., I, 122-123; Safâ, 
III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163. Muhtesibin anlamı bekçi ve 
polis demektir. Buradaki anlamı şeri kuralları uygulayıp koruyan kişi demektir.
Devletşâh, Emîr Devletşâh-i Semerkandî, Tezkiretu’ş-şu’arâ, nşr. Muhammed 
Ramazânî, Tahran, 1366 hş., s. 218-221; Stûde, I, 111-112. Ömrünü sonuna kadar 
şarap ve eğlenceyle geçiren Ebû İshâk ile adı geçen alim ve şeyhler arasında iyi 
ilişkilerin devam etmesi veya Kirman’daki vahşetine rağmen aralarında görünürde 
herhangi bir problemin çıkmaması, insanın aklına şahın kendilerini para ve 
ödüllerle susturduğu fikrini getirmektedir. Fakat kaynakların verdiği bazı 
bilgilere bakılırsa şah, şair ve bilginlerle diğer üst düzey bürokratlar 
arasındaki ilişkiler tamamen çıkarcı, yapay ve bir nevi diktaya dayandığı ve Ebû 
İshâk’ın ülkesini idare edenlerin sürekli günlük politikalarla kendilerini 
avuttukları görülür. Bu nedenle Devletşâh’ın yazdıklarına bakılırsa, düşman 
askerleri Şiraz’ı kuşatma altında tuttukları bir sırada bile, kimse olayı şaha 
bildirme cesaretinde bulunamaz. ‚çünkü eğlenceye düşkün ve kronik bir alkolik 
haline gelen şahın kendisi de artık saldırı ve işgal gibi savaş olaylarının 
anlatılmasından nefret etmiş ve “kim Emîr Mubârizuddîn’in Şiraz’a saldırmakta 
olduğunu derse, idam edileceğini” belirtmişti. Neticede vezirlerden biri sarhoş 
olan şahın elini tutarak, baharın güzelliklerini seyrettirmek bahanesiyle 
kendisini dama çıkarır. Ancak Şah, Emîr Mubârizuddîn’in askerlerinin hareketini 
görünce, vezire neler olduğunu sorar. O da düşman askerleri olduğunu söyler. Şah 
tebessüm ederek, “bu Muhammed Muzaffer acayip aptal bir kişidir, böyle bir bahar 
vaktinde hem bizi, hem de kendisini eğlenceden mahrum bırakmaktadır” der ve 
eğlenmeye devam eder. Ondan sonra da Şiraz’ı kaybeder.
Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Safâ, III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Zâkânî, s. 30-37, 121-148.
Semerkandî, Kemâluddîn ‘Abdurrezâk, Matla’u’s-Sa’deyn, nşr. ‘Abdulhuseyn Nevâî, 
Tahran, 1353 hş., s 241; Hâfî, Fasîh Ahmed b. Celâluddîn Muhammed, Mucmel-i 
Fasîhî, nşr. Mahmûd Ferruh, Meşhed, 1339 hş., s. 70; Al-i Dâvûd, V, 161-163; 
Zerrînkûb, ‘Abdulhuseyn, Ez kûçe-i rindân, Tahran, 1353 hş., s. 23. Devletşâh’ın 
da belirttiğine göre, Ebû İshâk zevk ve eğlence ehli olmakla birlikte, şiir ve 
sanat ehline ilgi göstermiş; kendilerine bol ödüller dağıtması nedeniyle uzak ve 
yakın çevrelerden, Hâcû-yi Kirmânî, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Hâfız, şemsuddîn b. 
Fahruddîn Isfahânî (öl. 744/1344-45) ve benzeri şairler etrafında toplanmıştı 
veya kendisiyle uzaktan irtibata girmişlerdi. Ayrıca bir şiir divanına sahip 
zamanın Mürşidî tarikatının şeyhi Kâzrûn’lu şeyh Emînuddîn-i Belyânî (öl. 
744/1343), Nefâisu’l-funûn’un yazarı Muhammed b. Mahmud Amulî (öl. 753/1352), 
tasavvuf, kelâm ve felsefede ün salan Kâdî ‘Adududdîn (‘Abdurrahman b. Ahmed) Îcî 
(öl. 756/1355) ve benzeri bilgin ve şeyhler de Ebû İshâk’ın yanında yer alarak 
onu övmekteydi. Bu şah da kendisini Hint padişahlarına benzetmek amacıyla, 
yanında bulunan şair ve bilginlere bolca ödüller dağıtırdı. Nitekim bir defasında 
Rukduddîn Sâin (öl. 765/1363)’e bir kaside karşılığında yedi kese altın 
bağışlamıştı. Bütün bu vergiler, gelirler ve yağmadan elde edilen mallar vezir 
Hâcî Kavâmuddîn’in elinde toplanırdı. Bir kısmı cami ve medrese yaptırılmak üzere 
şah Ebû İshâk’ın annesi Tâş Hâtûn’un aracılığıyla adı geçen şeyh ve alimlere 
verilirdi. Bir kısmı, devletin giderlerine harcanır, geri kalan kısmı da şair, 
bilgin, şeyh ve hatta zamanın mafyası şekline bürünen “rintlerîe ve ele 
başlarına bile dağıtılırdı. 
Al-i Dâvûd, V, 161-163; Zerrînkûb, s. 23.
Zâkânî, s. 331-332 
Devletşâh, s. 218-221; Ganî, Kâsım, Târîh-i ‘asr-ı Hâfız, Tahran, 1374 hş., s. 
102-105; Stûde, I, 97, 104-105; Al-i Dâvûd, V, 161-163. 
Safâ, III/1, 27-28; Îrânşehr, I, 421; Stûde, I, 120.