AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ sayı: 7-8 


SAFEVÎLER ÖNCESİ İRAN'DA TASAVVUF VE SAFEVÎ DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Yrd. Doç. Dr. Mazlum Uyar*

Safevî devleti Zerdüştlük, Manilik ve Mazdekîlik gibi kendisine devamlı aşırı uçları seçen bir bölgede yani İran'da ortaya çıkmıştır. Safevîler öncesi dönemde, bölge halkının büyük çoğunluğu Sünnî olmakla birlikte Bâtınîlik ve Hurûfîlik gibi guluv (aşırılık) ifade eden akımların yanısıra bazı tarikatların varlığı da dikkati çekmektedir. Bunların arasında konumuz açısından en önemlisi, Şeyh Safiyyüddîn Erdebilî (ö. 732/1300) tarafından kurulan Safevî tarikatıdır. Şeyh Safiyyüddîn'le başlayıp Şah İsmail'e kadar uzanan bu hareket, 907/1501 yılında Safevî devletini kurmuş ve İmâmiyye Şiîliğini de devletin resmî mezhebi ilan etmiştir[1]. Safevîler'in kuruluşuna kadar geçen yaklaşık 250 yıllık süre içerisinde, tarîkat köklü değişikliklere maruz kalmıştır. Moğol ve İlhanlılar'la bunları takiben Anadolu'daki beylikler, Timuroğulları, Karakoyunlular ve Akkoyunluları içine alan bu dönemin en belirgin özelliği, karışıklık ve siyasî istikrarsızlıktır[2]. Değişik fikir akımları açısından bu zaman dilimi, İslâm tarihinin önemli bir kısmını oluşturur. Hilâfetin Moğollar tarafından kaldırılması ve müslümanların önceki güç merkezlerinin hemen hemen düşmesiyle birlikte İslâm, dinî ve siyasî olmak üzere kendi varlığını tehdit eden büyük bir krizle karşı karşıya geldi. İşte bu belirsizlik ve kaos ortamında, diğer bazı sebeplerin yanısıra, resmî dinin ve rasyonel fıkıh ve kelâm disiplinlerinin baskısından yorulan halk, kendisini tasavvufun kucağına attı. Eskiden mevcut olan tarîkatlara ilgi artarken zamanla yenileri ortaya çıktı. Diğer taraftan halkın tasavvufa olan meylinin artmasıyla birlikte aşırı Şiî ve Gâlî görüşlerin de artma eğilimi gösterdiği dikkati çeker.

Başlangıçta sade bir Sünnî tarîkatıyken daha sonra siyasî tarafı ağır basan radikal bir Şiî hareketine dönüşen Safevî tarîkatındaki değişimin sebebini, içinde bulunduğu sosyal ve siyasî şartlarda aramak gerekir. Burada Safevî ve buna benzer tarîkatların oynadığı en önemli rol, Sünnîlikten Şiîliğe geçişte bir köprü vazifesi görmüş olmalarıdır. Bu açıdan hem Safevîler öncesi dinî coğrafyayı tanımamıza ve hem de Şah İsmail sonrası İran'da Sünnîlikten Şiîliğe geçiş sürecini kısmen de olsa anlamamıza yardımcı olacak Safevîler'in dışındaki diğer dinî unsurlara kısaca atıfta bulunmak yerinde olacaktır. Bununla birlikte Safevîler'in hükümranlığı altında bulundurduğu bölgelerdeki Şiîleştirme faaliyetlerinde Safevîler'in dışındaki bu tarîkatlara ilişkin detaylı bir inceleme, ayrı bir araştırma konusudur. Şurası da unutulmaması gerekir ki, bu aynı zamanda tasavvufla Şiîlik arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır[3].

Tarihî bağlamda ele alınacak olursa, İsmâiliyye Şîası'yla Bağdat'taki Sünnî halîfeliğin Moğollar tarafından ilgâ edilmesiyle ortaya çıkan boşluktan, başlangıçta en iyi istifade eden grup, İsnâ ‘Aşerî ulemâsı olmuştur. Bu arada özellikle İran ve Anadolu'da ortaya çıkan Şiî tarîkatlar da, bu durumdan faydalanmasını bilmişlerdir. Diğer taraftan, bu dönemde ortaya çıkan tarîkatların, velâyetle ilgili görüşleri bir tarafta, özellikle mehdî anlayışları, Şiî-usûlî ulemâyı rahatsız eden en önemli unsur olmuştur. Sûfîlerin, onikinci imamın mutlak otoritesini tehdit eden bu yaklaşımları, onlar (usûlî ulemâ) için, tehlike çanlarının çalması anlamına geliyordu. Özellikle Safevîler öncesinde ve Moğollar'ın yıkılışını takibeden dönemde ortaya çıkan Şiî kökenli tasavvufî hareketler, şerîatın ilk bakışta reddedeceği, doğrudan Allah'la temas kurma iddiasıyla, disipline alışamayan dindâr avâm kitle üzerinde nisbeten başarılı oldu. İlk dönem Şiîliğinin belirgin karakteri olan hulûl, tenâsüh ve mehdîlik gibi guluv (aşırılık) ifade eden bu hareketlere ait fikirler, bölgedeki disiplinsiz kitlenin dikkatini çekmekte gecikmedi. Tasavvuf-Şiîlik karışımı bu zihniyet, Moğol işgâli sonucu, bölgeye kitleler halinde gelen göçebe Türkmen kabîlelerinin hakim olduğu, Kuzey-batı İran ve Anadolu'daki bazı sapık dinî gruplar üzerinde başarılı olmuştur; çünkü bölgedeki Türkmen kabîlelerinin İslâmîleşme süreci, Şâmanizmle Şiîlik-tasavvuf karışımı hareketlerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. İşte bu hareket, daha sonra, Safevîler'in hakim olacağı topraklardaki Sünnî unsurların Şiîleşmesinde, önemli rol oynamıştır[4].

Sözkonusu bölgede, bazı tarîkatların Şiîleşmesinde ve özellikle Şiî karakterli bazı tasavvufî hareketlerin oluşmasında en önemli sebeplerden birisi, Ehl-i Sünnet'te mevcut olan Ehl-i Beyt muhabbetinin zamanla değişik formlara bürünmüş olmasıdır. İlk üç halîfeyi reddedip sadece Hz. Ali ve onun soyundan gelenleri ön plana çıkaran mutaassıb Şiî yaklaşımın aksine, azınlık da olsa Sünnîlik'teki bu yaklaşımın, zamanla Muâviye ve Yezîd gibi şahsiyetleri reddedip Hz. Ali'nin şahsî meziyetlerine daha fazla ağırlık verdiği dikkati çeker. Teşeyyu-‘u hasen olarak da isimlendirilebilecek bu yaklaşımı benimseyen bazı şahısların, başlangıçta Hz. Ali'yi sadece Hz. Osman'dan üstün tutarken sonraları, ismetine (ma‘sûm olma) kâil olmamakla birlikte, dördüncü halîfeyi (Hz. Ali) ilk üç halîfeden daha farklı bir statüye yerleştirmeye başladıkları görülür. Bazı eserlerde bu tür şahıslardan, "Hz. Ali'yi diğer üç halîfeden daha üstün tutardı" şeklinde ifadelerin geçtiği dikkati çeker[5]. Bu yüzden, daha sonra Şiî kökenli bazı tarîkatların oluşmasında ve sözkonusu bölgenin Şiîleşmesinde bu eğilimin önemi ihmal edilmemelidir.

Bölgede, Sünnî otoritelerin hakimiyeti altında yaşayan Şiîler'in inançlarını açıkça ifade edememeleri de, Şiî kökenli bazı tarîkatların oluşmasının en önemli sebeplerinden birisi olarak zikredilmektedir. Sünnî kökenli siyasî otoriteler tarafından baskı altında tutulan Şiîler'in, varlıklarını bazı tasavvufî hareketlerin içerisinde daha rahat sürdürebildikleri ifade edilmiştir. Bu yüzden baskının artmış olduğu dönemlerde, Şiîler'in yaşamış oldukları bölgelerde, Şiî kökenli tasavvufî hareketlerin artmış olması bir tesadüf değildir. Bunun yanısıra, özellikle Moğollar'ın hakim olduğu dönemde siyasî istikrarsızlığın artmış olması, tasavvufu besleyen başka bir unsur olmuştur. Bu şartlar altında, gerçek bir halîfenin liderliğinde ideal bir toplum oluşturmanın zorluğunu hisseden kitleler, ferdin ahlakî ve ruhî değerlerini ön plana çıkaran ve toplumun kurtuluşundan ziyade ferdin kurtuluşuna ağırlık veren tasavvufî hareketlere yönelmeyi tercih etmişlerdir. İşte bu ortamda, Şiîler de tasavvufa kendi renklerini vermeye başlamışlardır. İmâmet müessesesiyle tasavvuftaki velâyet arasındaki benzerlikler, bu eğilimi daha da güçlendirmiştir. Aynı zamanda, Hz. Ali'ye dayanan Sünnî tarîkatlarla Şiîler arasındaki yakınlaşmanın bu noktada başladığı, dikkati çeken diğer bir husustur[6]. Bununla birlikte bu değerlendirmelerin daha fazla araştırmaya ihtiyaç hissettirdiği, gözden uzak tutulmamalıdır.

Sözkonusu bölgede, Şiî kökenli bazı tasavvufî hareketlerin oluşmasının en büyük sebeplerinden birisi de, özellikle kelâm ve fıkıh gibi disiplinlerden uzak durmayı tercih eden bazı Şiî ulemânın tasavvufu Şiîliğe entegre etme çabalarıdır. Bu alimlerin başında, Seyyid Haydar Âmulî (VIII/XIV. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır), İbn Fehd Hillî (ö. 841/1437) ve İbn Ebî Cumhûr el-Ahsâî (904/1494'den sonra vefat etmiştir) gibi şahıslar gelmektedir. Âmulî, sûfîlerin daha çok dinin bâtınî cehhesiyle uğraşan Şiîler olduğunu ifade etmek suretiyle, Şiîlikle tasavvufu birleştirmeye çalışmıştır. Ona göre, bunların dışındaki diğer Şiîler ise, doktrin ve fıkıhla uğraşmak suretiyle, dinin daha çok dış görünüşüne ağırlık vermişlerdir. Ayrıca o meşhur eseri Câmi‘u'l-Esrâr'da, meşhur sûfîlerin oniki imamla olan bağlarını ortaya koymaya çalışır. Muşa‘şa‘iyye'nin kurucusu İbn Felâh'ın kayınpederi İbn Fehd Hillî'ye gelince o da, sûfî-meşreb bir Şiî alimi olarak bilinir ve daha çok zühd ve felsefeye duyduğu ilgiyle meşhurdur. Âmulî'nin takipçisi olarak kabul edilen İbn Ebî Cumhûr Ahsâî de, sûfî eğilimli bir Şiî alimi olarak kabul edilmekle birlikte herhangi bir tarîkatla organik ilişkisi tesbit edilmemiştir[7]. Bu alimler, Şiîlikle sûfîliği birbirine yakınlaştırmanın yanısıra, Safevîler öncesi siyasî istikrarsızlık ortamında, Şiî düşüncesine önemli katkılarda bulunmuşlardır.

VII/XIII. yüzyıldan IX/XV. yüzyıla kadar İran'da Safevîler'in yanısıra tasavvufla Şiîliğin içiçe girdiği diğer bazı hareketlere şahit olmaktayız. Bu dönemde Şiîliğini açıkça ilan eden bazı tarîkat şeyhlerinden birisi, Mîr Kavâmüddîn Mar‘aşî'dir (ö. 781/1379). Taberistan'da küçük bir hanedânlığın kurucusu olan Mar‘aşî, kurduğu bu devletin başına geçmiştir. İran'ın kuzeyinde, böyle bir tasavvuf hareketinden, mahallî küçük bir devletin ortaya çıkması, bölgede merkezî bir devletin yokluğunda, tasavvufa dayalı dinin, kitleleri politik hedefler için mobilize etmede, ne derece başarılı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu dinî-siyasî kökenli hareketin en önemli dayanağı, din ile siyâsetin birbirinden ayrılmayacağı tezi üzerine kurulmuş ve bu sayede kitleleri kolayca harekete geçirebilmiştir[8]. Bu özelliklere sahip olan Mar‘aşî hareketi, Şiî ulemânın otoritesini doğrudan tehdit eder bir konum arzetmiştir.

Horasan'da ortaya çıkan, Mar‘aşîler'e benzer diğer bir haraket de, Serbedârîler'dir. VIII/XIV. yüzyılın başlarında, Mâzenderân'dan bir dervîş ve vâiz olarak ortaya çıkan Şeyh Halîfe, Horasan Sebzivâr'da önemli bir taraftar kitlesi kazandı. Onun öldürülmesi üzerine, hareketin başına geçen taleberinden birisi, Hasan Cûrî, şeyhin takipçilerini bir araya getirip onun öğretilerini yaymayı başardı. Daha sonra Sebzivâr'ın yöneticisi Emîr Mes‘ûd ile varmış olduğu anlaşma sonucunda, bölgedeki devletin ikinci başkanı oldu. Böylece hareket, siyasî bir hüviyet kazanmış olsa da, o ve onun dervişlerinden bazısı, daha sonra girişmiş oldukları bir isyanda öldürüldü. Aradan belirli bir müddet geçtikten sonra Şeyh Halîfe ve Hasan Cûrî tarafından kurulan hareketin başına geçen Şeyh Şemsüddîn Ali, mahallî derviş ve fütüvvet teşkilatının da yardımıyla, devletin başına geçerek, 1347-53 yılları arasında yöneticilik yaptı[9]. Serbedârîler de, görüldüğü gibi, tasavvuf-Şiîlik karışımı militan bir harekettir ve bu eğilim, Safevî tarîkatının Şeyh Cüneyd, Haydar, Sultan Ali ve Şah İsmail'in idaresi altında kazanmış olduğu karaktere çok benzemektedir. Diğer taraftan Şeyhiyye-Cûriyye hareketi, Kızılbaşlar'ın aksine, hiç bir zaman meşrû mehdîlik anlayışının ötesine geçerek, başta bulunan lidere mehdî lakâbını takmamışlardır. Yine, Serbedârîler'in son yıllarında, aşırı-sûfî hareket, yerini, rasyonel İmâmî fıkıh ve kelâmına dayalı mutedil bir anlayışa bırakmıştır. Onların son yöneticisi Ali Mü'eyyed'in, rasyonel İmâmî düşüncesinin önde gelen ulemâsından Şehîd Evvel (ö. 786/1384) ile olan yakın münasebetleri de, bunun delilidir[10]. Görüldüğü gibi, burada da, mehdîliğe dayalı aşırı Şiî kökenli sûfî hareket, politik hedef için kitleleri yönlendirmede, kısa bir dönem için de olsa, başarılı olmuştur.

Hurûfîlik ve Muşa‘şa‘iyye hareketleri de Şiîlikle sûfîlikten beslenerek ortaya çıkmışlardır. Hurûfîlik, kendisinin peygamber ve hatta Tanrı olduğunu iddia eden Fadlullah Estarâbâdî (ö. 804/1401)[11] tarafından kurulmuştur. Doktrin olarak esasta İsmâiliyye ve ilk dönem Gulâtına benzeyen bu anlayışın kurucusu Fadlullah, Kur'ân'ın bâtınî manasını bildiğini iddia etmektedir. Te'vil yoluyla bâtınî manayı ortaya koyacağını iddia eden hareket bu hedefe rakamlar, harfler ve vücudun bazı kısımlarına ilişkin mistik bir yorumla ulaşmaktadır[12]. Kırk yaşında kendisine, sâhibu'z-zamân olarak hitâbedildiğini ileri süren Fadlullah'a göre, başkaları, imânı taklid ve öğrenme yoluyla elde ederken o, buna keşif yoluyla ulaşmıştır[13]. Fadlullah, bundan sonra, kendisine sırrın ifşâ edilme zamanının geldiği bildirilinceye kadar, Isfahan'da inzivâya çekilmiştir. Sonuçta o, davetini açıkça yaparak, Câvidânnâme adlı eserini yazmış ve böylece Hurûfîliği kurmuştur[14]. İsmâiliyye geleneğiyle açık benzerlikleri bulunan Hurûfîlik, Azerbeycân, Anadolu, İran ve Suriye'nin bazı şehirlerinde, avâm üzerinde, oldukça etkili olmuştur[15]. Fadlullah'ın ölümünden sonra kaleme alınan Mahremnâme adlı risâlede, Hurûfîleri zulüm ve baskıdan kurtaracak olan sâhibu'z-zamânın (Fadlullah) bazı sözlerine yer verilmiştir. Siyasî gücü ele geçirmeyi de hedefleri arasında gören Hurufîler, sadece dönemlerindeki siyasî otoriteye karşı bir tehdit oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda sahip oldukları heretik görüşleri sebebiyle, Şiî ulemâ için de bir tehdit unsuru haline gelmişlerdir[16].

Birçok bakımdan Safevîler'le aynı çizgiyi takibetmiş olan Muşa‘şa‘iyye hareketine gelince onun kurucusu Muhammed b. Felâh'tır (ö. 866/1461). Şî‘a'nın meşhur âlimlerinden İbn Fehd'in (ö. 841/1437)[17] önde gelen talebelerinden olan İbn Felâh, Şî‘a'da gerekli ilimleri tahsil ettikten sonra hocasının muhâlefetine rağmen Peygamber ailesinden geldiğini ileri sürerek mehdîliğini ilan etti. İlk olarak Huzistan'da Huveyze bölgesine yerleşen İbn Felâh, oğlunun da yardımıyla bölgedeki birkaç kabilenin  desteğini aldıktan sonra burayı tümüyle ele geçirdi. Kendi hareketine katılmayan herkesi kâfir olarak niteleyen İbn Felâh Necef, Hille ve Bağdat gibi şehirlere hücumda bulunması üzerine 860/1456 yılında üzerine yürüyen Karakoyunlu ordusuna yenik düşmüş ve hatta savaşta oğlunu kaybetmiştir. Onun soyundan gelenler, aşırı Şiî görüşlerini Safevîler'in kuruluşuna kadar sürdürmekle birlikte ondan sonra yavaş yavaş İsnâ ‘Aşerî Şiîliği'ne meyletmeye başlamışlar ve nihayet XI/XVII. yüzyıla gelindiğinde Huveyze, İmâmiyye Şî‘ası'nın merkezi haline gelmiştir[18].

Safevîler öncesinde ya tamamen Şiîliği kabul etmiş ya da onun bazı unsurlarını Sünnî tasavvufa dahil etmiş olan tarîkatların durumu konumuz açısından daha da önemlidir. Bunlar arasında en meşhurları Ni‘metullâhiyye, Nurbahşiyye, Zehebiyye ve Kübreviyye tarîkatının bazı kollarıdır. Özellikle İlk ikisi tasavvufla Şiîlik arasındaki ilişki açısından oldukça önemlidir. Ni‘metullâhiyye[19] İran'daki tarîkatların içinde en geniş ve en etkili olanıdır. Bu hareketin kurucusu Halep asıllı Şah Ni‘metullah Velî Kirmânî (ö. 834/1431)[20] Sünnî olmakla birlikte Şiîliğe de sempatiyle bakan birisiydi. Ni‘metullâhiyye tarîkatı Ebu'l-Fadl el-Bağdâdî (ö. 550/1155), Ahmed el-Gazzâlî (ö. 520/1126) ve Ebu'l-Kâsım el-Cürcânî vasıtasıyla Ma‘rûf el-Kerhî'ye (ö. 200/815) ve daha sonra da sekizinci imam Ali er-Rızâ'ya dayanmakktadır[21]. Safevîlerin işbaşına gelmesiyle birlikte tarîkat açık bir şekilde Şiîliği kabul etmiş ve hatta mahallî şeyhlerinden birisi olan Mîr Nizâmüddîn ‘Abdülbâkî, 917/1511 yılında Şah İsmail tarafından sadâret makamına atanmıştır. Bununla birlikte Şah Abbas'tan itibaren eski nüfuzunu kaybetmeye başlayarak devlet ve ulemânın yoğun baskısına maruz kalmıştır. Bunun üzerine mensupları Hindistan'a göçetmek zorunda kalan tarîkat, İran'daki varlığını tesirsiz bir şekilde de olsa mahallî şeyhlerle sürdürmüştür. Şah Ni‘metullah'ın onüçüncü vârisi Rızâ Ali Şah'ın (ö. 1214/1799), talebesi ve vârisi, Ma‘sûm Ali Şah'ı 1190/1776 yılında Hindistan'dan İran'a göndermesi üzerine sözkonusu hareket yeniden canlanmış ve Kerîm Han Zend döneminde önemli bir tesir icra etmeye başlamıştır[22]. Onyedinci şeyh Mahcûb Ali Şah'ın (ö. 1239/1823) herhangi bir şahsı açık olarak tayin etmemiş olması sebebiyle bundan sonra bir kaç kola ayrılan tarîkat, İran'da son 150 yılda önemli bir tesir icrâ etmiştir. Bugün ise İran'da 50 000-350 000 arasında mensubunun olduğu ileri sürülmektedir[23].

Nurbahşiyye ve Zehebiyye tarîkatlarına gelince onlar Hâce İshâk Hutlânî (ö. 826/1423) kanalıyla Kübreviyye tarîkatına dayanmaktadırlar. Sünnî Kübreviyye tarîkatının şeyhi Hâce İshâk aynı zamanda Şiîliğe sempatisi olan birisiydi. Ondan önce Ali el-Hemedânî (ö. 786/1385) ve Alâüddîn es-Simnânî'nin (ö. 563/1168) şeyh olduğu Kübreviyye tarîkatı da Necmüddîn-i Kübrâ (ö. 618/1221) ve Ebü'n-Necîb es-Sühreverdî (ö. 563/1168) kanalıyla Ahmed el-Gazzâlî'ye dayanmakla birlikte ondan sonra Ni‘metullâhiyye tarîkatıyla aynı silsileyi devam ettirmektedir[24]. Hâce İshâk'ın Seyyid Muhammed Nurbahş'ı (ö. 869/1464) Nurbahşiyye tarîkatının kurucusu ve kendi halifesi olarak ilan etmesi üzerine Hâce'nin müridlerinden Mîr Şihâbüddîn Abdullah el-Meşhedî, meclisi terkederek müridleriyle birlikte başka bir tarîkatı tesis etmiştir[25]. Zehebiyye olarak isimlendirilen bu tarîkat Safevî döneminin başında açıkça Şiîliğini ilan etmiş ve Şah Abbas zamanında Mîr Şihâbüddîn'in sekizinci vârisi Şeyh Muhammed Ali el-Horasânî'nin gayretleriyle İran'da bir hayli tesirli olmuştur; fakat daha sonra devlet ve ulemâdan gelen baskılar üzerine eski nüfuzunu yitirmiştir. Tarîkatın otuzikinci şeyhi Kutbuddîn eş-Şîrâzî'nin (ö. 1173/1760) çabalarıyla yeniden dirilen bu harekette otuzaltıncı şeyh Celâlüddîn eş-Şîrâzî'den (ö. 1331/1913) sonra bölünme vücuda gelmiştir[26]. Bugün merkezi Şîrâ'zda bulunan tarîkatın Tahran ve Tebriz'de de hânegâhları bulunmaktadır. Günümüzde İranda 3 000 civarında bağlısı bulunmaktadır[27].

Nurbahşiyye tarîkatının kurucusu Seyyid Muhammed Nurbahş (ö. 869/1463), Hille medresesinde yetişmiş bir alimdir[28]. O Şî‘a'ya ait eserlerden istifade ettiği gibi Irak'taki Şiî türbelerine de ziyarette bulunmuştur. Bir taraftan tarîkatının Hz. Ali'ye dayandığını vurgularken diğer taraftan ilk üç halifenin sûfî şeyhleri olduğunu ileri sürmüştür. Nurbahşiyye tarîkatının ortaya koyduğu mehdîlik anlayışının, mistik boyutun yanısıra, onikinci imamı temsil noktasında, fıkhî boyutu da kapsamış olması, Şiî ulemânın otoritesi için doğrudan bir tehdit teşkil etmiştir. Nurbahş'ın, tasavvufla şerîatı senteze kavuşturan bu yaklaşımı, Şiî ulemânın tepkisini çekmede gecikmemiştir[29]. Nurbahş'ın cihâd, mut‘a nikâhı ve mirâs hakkındaki görüşlerini nakleden Şûşterî'nin Mecâlis'ine bakılacak olursa, mirâs ve mut‘a nikâhı gibi konularda, usûlî ulemânın çizgisinden ayrılmayan Nurbahş'ın, cihâdla ilgili görüşlerini ortaya koyarken, imamın mutlaka velî olması gerektiğini belirtir[30].

Safevîler işbaşına geldiğinde hayatta olan Nurbahş'ın oğlu ve halifesi Şah Seyyid Kâsım Feyzbahş'ın (ö. 917/1511) zamanında tarîkat açıkça Şiîliğini ilan etti ve toplumda bir hayli taraftar buldu. Hatta Şeyh Bahâî, Molla Muhsin Feyz Kâşânî ve Kadı Nurullah Şuşterî gibi önde gelen bazı Şiî ulemânın bu tarîkatın müridleri arasında yer aldığı rivâyet edilmektedir. Nurbahşiyye tarîkatı hikmet-i ilâhî olarak şöhret bulmuş Isfahân okulunun gelişiminde önemli bir tesir icrâ ettiği gibi Şiîliğin Hindistan ve Keşmir'de yayılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Safevîler'in sonuna doğru büyük bir baskıya maruz kalan bu tarîkat, Hindistan ve Keşmir'deki varlığını muhafaza etmiştir. Bununla birlikte Mirzâ ‘Abdülvahhâb Nâinî (ö. 1212/1797) ve Mirzâ Abdülkâsım Şîrâzî (ö. 1239/1823) gibi şahısların ferdî çabaları bir tarafa bırakılacak olursa Nurbahşiyye tarîkatı İran'da Safevîler'in başlarında göstermiş olduğu canlılığı tekrar yakalayamamıştır[31].

Nurbahşiyye ve Zehebiyye kollarının kendisinden neşet ettiği Kübreviyye tarîkatına gelince bu hareket, VII/XIII. yüzyılın başlarında mutaassıb bir Sünnî tarîkatı olarak ortaya çıkmakla birlikte gün geçtikçe Şiî bir hüviyete bürünmüştür. Bu tarîkatın Şiîleşmesinde, diğerlerinde olduğu gibi, bir tedrîcîlik göze çarpmaktadır. Kübreviyye'nin önemli şeyhlerinden Alâüddîn es-Simnânî (ö. 736/1336) kendisini Sünnî kabul etmekle birlikte Hz. Ali'yi diğer üç halifeden daha üstün ve zamanının kutbu olarak kabul etti. Hemedâniyye kolunun kurucusu Ali el-Hemedânî'ye (ö. 786/1385) gelince o da Sünnî olmakla birlikte, diğer Sünnî tarikatlarda olduğu gibi, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'e karşı büyük bir saygı beslemiştir. Tarîkatta mevcut olan bu Ehl-i Beyt sevgisi, zamanla Şî‘a'ya karşı sempatiye ve neticede tarîkatın üçüncü şeyhi Hâce İshâk Hutlânî zamanında da zaafa dönüşmüştür. Hâce İshâk, talebelerinden Nurbahşiyye tarikatının kurucusu, Muhammed b. Abdullah'ı mehdî ilan ederek Timur'un oğlu Şahrûh'a karşı isyan girişiminde bulunmuş ve bunun başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, 826/1423 yılında idam edilmiştir. Hâce İshâk'tan sonra Kübreviyye tarîkatı yukarıda zikri geçen Nurbahşiyye ve Zehebiyye tarîkatlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur[32].

İran'da Safeviyye, Nurbahşiyye, Zehebiyye ve Ni‘metullâhiyye tarîkatından sonra sözkonusu dönemde en meşhur tarîkat Hâksârîlerdir. Bu hareketin kurucusunun, VII/XIII. yüzyılda yaşamış Celâlüddîn veya Kutbuddîn Haydar olduğu ifade edilmektedir. Bu şahısla ilgili bilgiler net olmamakla birlikte onun, Sühreverdî şeyhi Celâlüddîn Buhârî (ö. 690/1291)[33] olduğu da iddia edilmektedir. Safevîler ve Kaçarlar döneminde Ni‘metullâhiyye tarîkatıyla devamlı bir mücadele halinde olduğu rivâyet edilen Hâksâriyye'nin Safevî devleti kurulmadan önce Safevîler'le tarihî bağları olduğu da ileri sürülmektedir. Kaynaklarda geçen bir diğer kayıt ise, onun Ehl-i Hak'la (Aliyyullâhîler) olan ilişkileridir; çünkü Ehl-i Hak bazıları tarafından bir Şiî fırkası olmaktan ziyade Hâksâriyye'ye bağlı bir tasavvuf hareketi olarak kabul edilir. Aynı anda bir çok kişinin şeyhliğini ilan ettiği bu hareketin idari yapısı da oldukça zayıftır. İran'daki birkaç şehirde hânegâhı bulunan tarîkatın bağlılarının 3 000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Irak'ta da müntesiplerinin olduğu bilinmektedir[34].

Yukarıda zikredilen Şiî karakterli tarîkatlar, İslâm dünyasında tasavvufun iyice yaygınlaşmasından çok sonra ortaya çıkmışlardır. Selçuklular ve sonrası ortaya çıkıp iyice yaygınlaşan tasavvuf hareketlerine bakılacak olursa onların, daha çok Sünnî tarafı ağır basan tarîkatlar olduğu dikkati çeker[35]. Bu dönemdeki Şiî ulemânın tasavvufa bakışı ise oldukça menfidir. Ancak Moğollar'la birlikte ve Moğollar sonrası dönemde tasavvuf, Şiîlik üzerinde önemli bir tesir icrâ etmeye başlamıştır. Bu sebepten tasavvufun Sünnîlikten Şiîliğe geçişte köprü vazifesi gördüğüne ilişkin hükmün çok sınırlı manada ele alınması gerekir. Netice olarak İran'ın Şiîleşmesinde Şiîliğe meyyal tarîkatların rolünün fazla abartılmaması gerekir; çünkü bu sonuçta, Safevîler'in baskı yoluyla meydana getirdiği radikal değişimi örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. İleride de anlaşılacağı gibi Safeviyye tarîkatı Safevî devletinin kuruluşunda önemli bir role sahip olmakla birlikte Şiîliğin halk kitlelerine benimsetilmesinde ve sistemin idâmesinde devletin ve ulemânın zorba ve baskıcı politikaları bundan daha tesirli olmuştur. Kısacası Safevî topraklarının Şiîleşmesinde kılıcın ve meşrûiyetini ulemâdan alan gücün etkisi, bazı tarîkatların oynadığı rolden daha etkili olmuştur. Diğer taraftan Sünnîlikten Şiîliğe geçişte tasavvufun konumunu gereğinden fazla abartmak, sözkonusu coğrafyadaki Sünnî tarîkatların bölge halkı üzerindeki nüfûzunu ve genel olarak İslâm dünyasındaki tasavvufun Sünnî tonunu gözardı etme çabası gütmektedir[36]. Safevîler döneminde devlet ve ulemânın müşterek olarak takibettiği bu politikalardan gerek Sünnî ve gerekse Şiî olsun bölgedeki bütün tarikatlar nasibini almıştır. Burada sadece Şiîliğe meyyal ve Şiîleşmiş olan tarîkatlardan bahsetmiş olmamız, Şiîlikle tasavvuf arasındaki ilişkiyi ortaya koyma bakımından, Safevî tarîkatına benzeyen diğer dinî hareketleri muhtasar olarak ortaya koyma hedefine yöneliktir. Giriş mahiyetindeki bu açıklamalardan sonra konumuz olan Safevî tarîkatının ortaya çıkışı, geçirmiş olduğu devreler ve Safevî devletinin kuruluşunda oynamış olduğu rolü inceleme safhasına geçebiliriz.

Şeyh Safiyyüddîn ve Safevî tarîkatıyla ilgili daha sağlıklı neticelere ulaşmak ve tarîkatın geçirmiş olduğu değişimi tam manasıyla tesbit edebilmek için Safevîler'in ilk dört şeyhiyle (Şeyh Safiyyüddîn, Şeyh Sadruddîn, Hâce Ali ve Şeyh İbrahim) son dört şeyhi (Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Sultan Ali Padişah ve Şah İsmail) arasında bir ayrım yapılacaktır. Bu tasnif aynı zamanda aile geleneğindeki ve tarîkat yapısındaki değişimi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır; çünkü Şeyh Safiyyüddîn Erdebilî'nin hareketi başlangıçta sade bir Sünnî tarîkatıyken Şeyh Cüneyd'den itibaren tanrılar ve onların oğulları olarak ulûhiyetlerini iddia eden aşırı inançlara sahip bir tarîkat hüviyetine bürünmüştür ve ikinci merhalede din tamamen siyasetin emrine verilmiştir. Kronolojik olarak Erdebil hareketinin ilk bölümü, Moğol ve Timurlular dönemini kapsayarak IX/XV. yüzyılın ortalarına kadar uzanmakla birlikte tarîkatın Safevî devletinin kuruluşuna kadar olan ve yaklaşık 50 yıl süren ikinci safhası, Karakoyunlu ve Akkoyunlu hânedanlarının hakim olduğu döneme rastlamaktadır[37].

Şiîleşmiş tarîkatlar arasında İran tarihi bakımından en önemlisi olan Safevî tarîkatının kurucusu Şeyh Safiyyüddîn Erdebilî (650/1252-735/1334), Celvetiyye tarîkatının şeyhi, hocası İbrahim Zâhid Gîlânî (ö. 700/1300)[38] gibi Sünnî bir şahıstı. İlhanlılar döneminde İran'ın kuzey-batısında kurulmuş olan bu tarîkatın müridleri de, şeyhleri Şeyh Safî gibi, Sünnî olmalarının yanısıra fıkıhta Şâfi‘î ekolüne mensuptular. Sözkonusu dönemin müstavfîlerinden Hamdullah el-Müstavfî'nin, Şeyh Safînin ölümünden 6 yıl sonra 741/1340 yılında kaleme almış olduğu Nüzhetü'l-Kulûb adlı kitabında, Şeyh Safiyyüddîn hakkında yapmış olduğu açıklamalar, bu tespitimizi doğrulamaktadır[39]. Şiî ulemânın büyük çoğunluğu, onun tam manasıyla Sünnî olduğunu kabul etmedikleri gibi nesebi hususunda da yanlış kanaatler ortaya koymuşlardır. Meselâ onlar Şeyh Safî'nin seyyid olup soyunun Hz. Ali'ye dayandığını iddia etmenin yanısıra Şiîliğe meyyal bir şahıs olduğunu da iddia etmişlerdir[40]. Bu iddiaların doğruluk derecesi, diğer bazı müelliflerin yanısıra[41], detaylı bir şekilde XIV/XX. yüzyıl İran ulemâsının önde gelen simâlarından Ahmed Kesrevî tarafından tartışılmış ve bu konuda sağlıklı sonuçlara ulaşılmıştır[42].

Kesrevî, haklı olarak Safevîler'in soy itibarıyla Hz. Ali'ye dayanıp seyyid oldukları ve Şiîliğe meyyal oldukları yolundaki iddiaların, patronları olan Safevî şahlarının baskısıyla Safevîler döneminin tarihçileri tarafından ortaya atıldığını ileri sürmektedir[43]; çünkü bilindiği gibi Şah İsmail Safevî devletini kurduğunda devletin meşrûiyetini sağlam temellere oturtabilmek için kendi soyunun Mûsâ Kâzım'a dayandığını ileri sürmüş ve bu sayede Şiî ulemânın ve halkın desteğini arkasına almıştır[44]. Kesrevî ayrıca Erdebilî'nin, seyyid ve Şiîliğe meyyal olmadığına işaret eden ifadelerin kaldırıldıktan sonra bunun aksini ispat edip kendilerini destekleyecek bazı ifade ve hikayelerin bu dönemin müellifleri tarafından ilave edildiğini iddia etmektedir[45]. Şeyh Safî'nin kendisi için sadece şeyh lakâbını kullandığını ifade eden Kesrevî, onun seyyid gibi Hz. Ali'nin soyundan geldiğine işaret eden bir ünvanı asla kullanmadığına ve bu yüzden Şah İsmail ve diğer şahların kendi nesebleriyle ilgili ortaya koydukları iddiaların tutarsızlığına dikkat çekmektedir[46].

Şeyh Safî ve tarîkatın ondan sonra gelen üç şeyhi bölgedeki hükümetlerin büyük saygı ve ihtiramına mazhar olmuşlardır. İlhanlılar Şeyh Safiyyüddîn'e hürmet ve tazimde bulundukları gibi[47] Celâyirîler oğlu Şeyh Sadruddîn'e[48] ve Timur ve ondan sonra gelen idareciler de Hâce Ali'ye saygıda kusur göstermemişlerdir[49]. Sözkonusu hareket bir yandan bölgedeki hükümetler tarafından büyük bir hüsn-i kabulle karşılanırken diğer taraftan Azerbeycan, Anadolu ve Horasan'daki Türkmen kabîleleri üzerindeki tesiri de gün geçtikçe artmaktaydı. Tarikat bu dönemde Sünnî karakterini muhafaza ederek müntesipleri arasında sade bir şeyh-mürîd ilişkisini sürdürürken İmâmî, İsmâilî ve Gulât tipinde herhangi bir Şiî temâyül de göstermedi. Diğer taraftan tarikatın müntesipleri gün geçtikçe artmıştır. Bu dönemde bütün tasavvufî akımlarda bir canlanma dikkati çekmektedir. Bunun zeminini hazırlayan sebeplerden birisi, son İlhanlı hükümdarı Ebû Sa‘îd Bahâdır Han'ın ölümünü müteakip ortaya çıkan siyasî karışıklıktır. İşte bu idarî boşluğun ortaya çıkardığı siyasî kaos ortamında tasavvuf, kitleler için can simidi haline gelmiştir[50]. İnsanlar böylece kendilerini zâlim idarecilerin elinden tasavvufun sıcak ikliminin kucağına bırakmışlardır. Bu dönemde gittikçe gelişen fityân ve ihvân teşkilatları, halkın tasavvufa olan ilgisini daha da artırmıştır. Burada kaydedilmesi gereken diğer önemli bir husus da, Hz. Ali'nin bölgedeki sûfî ve ahî grupların çoğunun "fetâ" ve "mevlâ"sı olarak kabul edilmiş olmasıdır[51].

Şeyh Safî, Şeyh Sadruddîn ve Hâce Ali'den sonra şeyhlik makamına geçen Şeyh İbrahim'in ölümüyle birlikte Erdebil tekkesi ve liderlerinde ani ve köklü bir değişiklik meydana gelmiştir. Kısacası 851/1447 yılında Şeyh Cüneyd'in (ö. 865/1460) başa geçmesiyle tarîkat yeni bir döneme girmiştir. Şeyh Cüneyd tarîkatı militan ve askerî bir hüviyete büründürmüş ve oğlu Haydar (ö. 893/1488) zamanında  hareketin bu yönü daha belirgin bir hüviyet kazanmıştır. Müridlerini Kızılbaşlar[52] adı altında bir ordu haline getiren Haydar'dır. Onun yerine büyük oğlu Sultan Ali Padişah (ö. 900/1494) ve ondan sonra da Safevî devletinin kurucusu, Haydarın küçük oğlu Şah ismail başa geçmiştir[53]. Tarihçiler 50 sene gibi kısa bir sürede tarîkatta meydana gelen bu degişmeyi açıklamakta aciz kalmışlardır[54].

Sünnî karekterini bir tarafa bırakıp tamamıyla aşırı Şiî (gâlî) bir anlayışı benimseyen tarîkatın üyeleri açık bir şekilde Şeyh Cüneyd'i ilâh ve oğlunu da Allah'ın oğlu (ibnullah) ilan etmişler ve ondan başka ilâhın bulunmadığını ileri sürecek kadar aşırıya gitmişlerdir[55]. Yerine oğlu Haydar geçtiğinde de ülkenin dört bir tarafından gelen mürîdleri onun ulûhiyetini ikrar ettikten sonra onun mabûd olduğunu ileri sürerek namaz gibi ibâdetleri bir tarafa bırakmışlardır. Hatta onu kıble olarak görmeye başlamışlardır[56]. Nitekim bu iddialar, Şah İsmail'in şahsında zirveye ulaşmıştır. O Hz. Ali ve Fâtıma'nın soyundan gelmekle övünmüş ve kendisinin Hz. Ali'nin ilâhî özünün bir reinkarnasyonu olduğunu iddia etmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse onun ruhunun derinliklerinde, Hallâc-ı Mansûr'un "ene'l-hak" formülü yatmaktadır[57]. Neticede tarîkatta meydana gelen bu dinî değişim siyasî ve askerî hedeflere ulaşmada bir araç olarak kullanılmış ve lider, bu iki fonksiyonu da kendi şahsında mezcetmiştir. Bu hüviyetleriyle onlar, istedikleri zaman mürîdlerini gazâya sevkedebilmiş ve gazâlar artık tarîkatın liderlerinin ve müntesiplerinin değişik bölgeleri ele geçirmede yegâne stratejisi haline gelmiştir[58].

Şeyh Cüneyd'le başlayan süreçte Safevî tarîkatının liderlerini bir devlet kurmaya kadar götüren başarının altında dinî gulât ve siyasî gâzî faktörünün birleşmesinin doğurmuş olduğu gücün yanısıra başka sebepler de vardır. Akkoyunlu hânedanlığıyla Safevîler arasındaki iyi ilişkiler buna güzel bir örnektir. Bölgede nüfûz sahibi olan Akkoyunlu sultanı Uzun Hasan'ın, kızkardeşini Cüneyd ve kızını da Haydar'la evlendirmiş olması bu tarîkatın liderlerine yeni bir güç kazandırmıştır. Akkoyunlu hükümdarının Safevîler'e karşı bu yaklaşımının arkasında sözkonusu şahıslara güvenmiş olmasından ziyade onların Karakoyonlular'a karşı oluşturmuş olduğu tehdit yatmaktadır; çünkü Karakoyunlu hükümdarı Cihanşâh Cüneyd'in Erdebil'deki artan gücü karşısında kendi tahtına tehdit oluşturmaması için ondan bölgeyi terketmesini istemiştir[59]. Aksi halde Ehl-i Sünnet ekolüne mensup olup başarılı bir diplomat olan Uzun Hasan'ın aşırı Şiî görüşlere sahip olan Safevî tarîkatının liderleriyle bir uzlaşmaya yanaşması mümkün değildir[60].

İran, Irak ve Anadolu'daki siyasî yapının gittikçe zayıflamaya başlaması ve bölgede kurulan küçük hânedanlıkların zamanla güçlerini kaybetmesi, IX/XV. yüzyılın sonlarına doğru Safevî tarîkatını bölgede potansiyel olarak en güçlü kabîlelerden birisi konumuna yükseltmiştir. İran'da birliği sağlayabilecek en güçlü aday olan Uzun Hasan'ın 882/1478 yılındaki vefatı üzerine Akkoyonlu hânedanlığı, onun yerine geçen oğlu Sultan Yakub'un 883/1478 yılından 896/1491'e kadar sürdürmüş olduğu başarılı politikalar sayesinde bir süre daha ayakta kalmayı başarmıştır[61]. Bu döneme kadar diğer bazı güçlerin yanısıra Akkoyunlular'ın bölgede sergilemiş oldukları merkezî güç, Safevîler'in iktidarını engelleyen veya geciktiren unsurların başında gelir. Bununla birlikte Sultan Yakub'un ölümünden Elvend'in 907/1501 yılında Şah İsmail tarafından yenilgiye uğratılmasına kadar Akkoyunlular, neredeyse bölgedeki nüfuzlarını yitirmişlerdi[62]. İşte Şah İsmail bölgedeki merkezî gücün zayıfladığı bir ortamda gerçekleştirmiş olduğu ustaca manevralarla Safevî devletini tesis etmiş ve bölge halkının büyük kısmının yabancı olduğu dinî ve siyasî bir sistemi zecrî ve dayatmacı tedbirlerle uygulamaya koymuştur.

ABSTRACT

The rapprochement between Shi’ism and Sunnism in the 7th/ 13th and 8th /14th centuries was to have a great impact on Sunni Islam especialy in Iran.  Firstly among Sunnis, there developed a tendency  to what  is called tashayyu’ hasan (good and moderate leaning towards Shi’ism). But even more  importantly, Sufi orders took a pronounced pro-Shi’i turn in their mode  of  thought and expression.These changes resulted in several Sufi orders gradually evolving from Sunnism to Shi’ism. To give an example, the Kubrawiyya, which had started as an ortodox Sunni order in the early 7th-13th century, gradually adopted an increasingly Shi’i orientation. The most important of these orders, from the point of view of the future history of Iran, was the Safavid order of Sufis. It was founded by Shaykh Safiyyu’d-Din (650/1252-735/1334) in Ardabil. He was a Sunni and Turkoman origin, but later Safavid kings concealed their ancestry so as to claim descent from the Seventh Imam, Musa al-Kazım. With the accession of Junayd (the fourth shaykh after Safiyyu’d-Din) (d. 865/1460), the order became identified with exremist Shi’i (ghulat) views. It was his son Haydar (d.

893/1448) who organised the movement’s followers into a body of troops called Qizilbash. It is clear, however, that the Shi’ism of the Qizilbash had little resemblance to Ortodox Twelver Shi’ism. In 1501, Shah Ismail proclaimed that the official religion of the new  state would be Ithna-‘Ashariyya (Twelver) Shi’ism. But one of the bases of his power was still his position as head of the Safavid order of Sufis, thus commanding

the absolute obedience of his followers.

 



*          Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Mezhepler Tarihi Anabilim Dalı.

[1]           Roger Savory, "Safavid Persia", Cambridge History of Iran, Cambridge University Press 1986, VI, 351.

[2]           Michel M. Mazzoui, The Origins of the Safavids: Shi‘ism, Sufism and the Gulat, Freiburer Islamstudien, Wiesbaden: Franz Steiner 1972, s. 83.

[3]           İlk dönem İslâm düşüncesinde Şiîlikle tasavvuf arasındaki ilişki hakkında detaylı bilgi için bkz., Kâmil Mustafa Şeybî, Teşeyyu‘ ve Tasavvuf (trc. Alirızâ Zekâvetî), Tahran 1374.

[4]            Arjomand, The Shadow of God and the Hidden Imam, The University of Chicago 1984, s. 67.

[5]            Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, New Haven, London, 1985, s. 96.

[6]            Momen, a.g.e., s. 90.

[7]           Momen, a.g.e., s. 95-96, 99-100.

[8]           Arjomand, The Shadow of God, s. 67-68.

[9]           Arjomand, The Shadow of God, s. 69-70.

[10]          Hurru'l-Âmilî, Emelü'l-Âmil (nşr. Seyyid Ahmed el-Hüseynî), Bağdat 1965, I, 183.

[11]          786/1384 yılında propagandaya başlayan Fadlullah, 796/1394 senesinde Timur'un emri üzerine idam edilmiştir; fakat onun görüşleri ilk halîfesi Ali el-A‘lâ tarafından devam ettirilmiştir. Timur'un yoğun baskısı üzerine, takipçileri Anadolu'ya göç etmişler ve bu hareket burada, Bektâşiyye'nin gelişimi üzerinde önemli bir tesir icrâ etmiştir. Bkz., Momen, An Introduction to Shi'i Islam, s. 100-101.

[12]          a.g.e., s. 100-101; Şeybî, el-Fikru'ş-Şi‘î ve'n-Neze‘âtü's-Sûfiyye, Bağdat 1966, s. 302-27.

[13]          A. Bausani, "Hurûfiyya", EI2, III, 600.

[14]          E. G. Browne, "Further Notes on the Literature of the Hurûfîs and Their Connections with the Bektâshi Order of Dervishes", Journal of Royal Asiatic Society, (1907), 541-42.

[15]          E. G. Browne, A Literary History of Persia, Cambridge 1928, III, 365-75.

[16]          Arjomand, The Shadow of God, s. 73.

[17]          İbn Felâh'ın annesiyle evlenen İbn Fehd, kendi kızını da talebesine verdi. Bkz., Mazzaoui, The Origins, s. 68.

[18]          Momen, An Introduction, s. 102; Mazzaoui, The Origins, s. 67-71. Muşa‘şa‘iyye ile ilgili olarak ayrıca bkz., Kesrevî, Muşa‘şa‘iyân, ya bahsî ez ta'rîh-i Huzistân, Tahran 1314/1936. Muşa‘şa‘iyye'ye benzer diğer bir grup, Serbedârlar'dır. Komünist görüşlere sahip olup Horasan'da bir devlet kuran bu hareketin de, tasavvuf ve Şiîliğe ait bazı unsurları kendi bünyesinde mezcettiği dikkati çeker. Konumuz açısından bu akımın en ilginç tarafı, İsnâ 'Aşerî Şiîliğinin devlet dini haline getirilmesinde Şî‘a'nın önde gelen âlimlerinden Şehîd-i Evvel'den (ö. 786/1384) yardım istemiş olmasıdır. Serbedârlar'ın son yöneticisi Ali Mü'eyyed'in (766/1364-788/1386 yılları arasında idarecilik yapmıştır.) zamanında gerçekleşen bu davete İbn Mekkî (Şehîd-i Evvel), o sırada Dımeşk'de hapishanede olması sebebiyle, müsbet cevap verememiştir. Bununla birlikte Şî‘a fıkhının önde gelen eserlerinden el-Lüm‘atü'd-Dımeşkıyye adlı eserini kaleme alarak sultanın elçisiyle birlikte, Serbedârlar'ın merkezi Sebzivâr'a göndermiştir. Onun ölümünü takiben Serbedârlar'ın da yıkılmasıyla birlikte, İran'ın doğusunda sözkonusu hareketin İsnâ ‘Aşerî Şiîliğini devlet dini ilan etme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Görüldüğü gibi Safevîler'den önce sözkonusu coğrafyada, İmâmiyye Şî‘ası'nı resmî mezheb ilan eden bazı küçük devlekçikler mevcut olmuştur. Bkz., Mazzaoui, The Origins. 66-67; Gıyâsüddîn Handemir, Habîbü's-siyer fî ahbâri efrâdi'l-beşer, Tahran 1333/1954-55, III, 356 vd.; Abbas İkbâl, Ta'rîh-i mufassal-i İrân, Tahran 1312/1933, I, 466; I. P. Petrushevski, "Nohzet-i Serbedârân der Horasân" (trc. Kerîm Keşâverzî), Ferheng-i İran-zemîn, X (1962), 124-224; Zeynüddîn el-Amili, Şehîd-i Sânî, er-Ravdatü'l-behiyye bi şerhi'l-Lüm‘ati'd-Dımeşkıyye, Tebrîz 1275-76/1858-59, s. 5.

[19]          Ni‘metullâhiyyye tarîkatı hakkında daha geniş bilgi için bkz., Mes‘ûd Hümâyünî, Ta'rîh-i silsilehâ-yi tarîka-yi Ni‘metullâhî der İrân, Tahran 1978; Momen, An Introduction, s. 213-15.

[20]          Şah Ni‘metullah, Kirmân yakınlarında Mehân'da vefat etmiştir ve türbesi bugün tarîkatın mensupları tarafından bir ziyaret mahalli olarak kullanılmaktadır. Hayatı ve eserleriyle ilgili olarak bkz., I. Aubin, Materiaux pour la biographie de Shâh Ni‘matollah Walî Kermânî, Tahran-Paris 1956.

[21]          Momen, An Introduction, s. 210.

[22]          Kerîm Hân Zend döneminde 30 000 mürîdi olduğu söylenen bu hareket, ulemânın büyük tepkisine maruz kalmış ve Mollâ Muhammed Ali Behbehânî'nin kışkırtması üzerine, tarîkatın şeyhi Ma‘sûm Ali Şah, 1212/1797 yılında Kirmânşâh'da katledilmiştir. Bu tarîkat şeyhinin faaliyetleri ve ulemânın buna olan tepkisi hakkında bkz., Sir John Malcolm, History of Persia, London 1815, II, 382-426.

[23]          Momen, An Introduction, s. 215.

[24]          a.g.e., s. 210.

[25]          Hocası Hâce İshâk, Mîr Şihâbüddîn'in meclisi terketmesi üzerine "zehebe ‘Abdullah" dediği için mürîdleriyle birlikte sözkonusu tarîkatın ismi, Zehebiyye olarak anılmaya başlamıştır.

[26]          Momen, An Introduction, s. 212.

[27]          a.g.e., s. 212; ayrıca bk., Richard Gramlich, Die Schiitischen Derwischorden Persiens, Wiesbaden 1965-67, I, 90-91.

[28]          Her ne kadar Seyyid Hüseyin Nasr gibi bazı Şiî âlimler, bizzat Nurbahş'ın kendisinin Şiî olduğunu iddia etseler de kaynaklarda bunu doğrulayacak herhangi bir kayda rastlamak mümkün değildir. Şiî âlimi İbn Fehd Hillî'den ders aldığı rivâyet edilen Seyyid Muhammed Nurbahş'ın Sünnî olduğu, hemen hemen bütün kaynaklarda sâbit olan bir husustur. Bununla birlikte neredeyse bütün tarîkatlarda mevcut olan Ehl-i Beyt sevgisi ve Nurbahşiyye tarîkatının sekizinci imama kadar olan silsileyi kabul etmiş olması sebebiyle, Şiî eğilimlere sahip olduğu söylenebilir. Bununla ilgili olarak bkz., Seyyed Hossein Nasr, Sufi Essays, State University of New York 1991, 117; Momen, An Introduction, s. 213; Muhammed Ma‘sûm Şîrâzî, Tarâ'iku'l-hakâ'ik (ed. Muhammed Ca‘fer Mahcûb), Tahran 1966, III, 215.

[29]          Şûşterî, Mecâlisü'l-Mü'minîn, s. 146.

[30]          Şûşterî, Mecâlis, s. 147-8.

[31]          Momen, An Introduction, s. 109, 209, 210, 212-13.

[32]          a.g.e., s. 102.

[33]          Türbesi, Horasan'daki Türbet-i Haydarî'de bulunmaktadır. Bkz., a.g.e., s. 215.

[34]          a.g.e., s. 215-16; Seyyed Hossein Nasr, "Sadr al-Din Shirâzî", A History of Muslim Philosophy (ed. M. M. Sharif), Wiesbaden 1966, s. 58-61.

[35]          Bazı Şiî müellifler, bu dönemde tasavvufa olan ilgiyi Selçuklular zamanında Şiîliğin bastırılmış olmasına bağlamışlardır; çünkü İslâm'ın bâtınî cephesini ancak Şiîlik ve tasavvufun temsil ettiğine inanan bu müelliflere göre, bu dönemde baskı altına alınmış olan Şiîlik tasavvuf adı altında yeniden ortaya çıkmıştır. Bu açıklamalar gerçeği yansıtmaktan uzaktır; çünkü sözkonusu dönemde ortaya çıkan tarîkatların büyük çoğunluğu Sünnî kökenli olup yukarıda bahsedilen hareketler ise, sadece Safevîler öncesi dönemde İran coğrafyasında mevcut olan Şiîliğe meyyal tarîkatlara işaret etmektedir. Bununla ilgili olarak bkz., Momen, An Introduction, s. 90.

[36]          Bazı Şiî müelliflerin, tasavvufun Şî‘a'dan neş'et ettiğini ve felsefesini oluştururken bâtınî unsurları aynı mezhepten aldığını iddia etmeleri, bu endişeyi daha da artırmaktadır (Nasr, Sufi Essays, s. 109-110). Bu hüküm, ikisi arasındaki bazı ortak noktalardan yola çıkarak yapılan bir genellemeden ibarettir. Özellikle ilk dönemdeki zühd tarafı ağır basan tasavvuf dikkate alınacak olursa, bu değerlendirmede hiç bir hakikat payı yoktur. Bununla birlikte müesseseleşmiş şekliyle sonraki dönemdeki tasavvuf ele alınacak olursa, bunun Şî‘a'dan bazı unsurları almış olduğu âşikârdır. İbn Haldun'un sûfîlerin Şî‘a'nın bazı teorileriyle içli dışlı oldukları şeklindeki ifadeleri, bu tesbiti doğrulamaktadır (İbn Haldun, Muqaddimah (trc. F. Rosenthal), New York 1958, II, 187). Diğer taraftan tasavvufun da aynı nisbette Şî‘a üzerinde tesirli olduğu unutulmamalıdır. Özellikle Mollâ Sadrâ'nın hikmet ekolü buna güzel bir örnektir.

[37]          Mazzaoui, The Origins, s. 43.

[38]          Şeyh Safî'nin silsilesi, hocası Zâhid Gîlânî vasıtasıyla Hz. Ali'ye dayanmakta ve silsilede Ebû Nakîb es-Sühreverdî ve Hasan el-Basrî gibi şahıslar da bulunmaktadır (İbn Bezzâz, Safvetü's-safâ (nşr. Ahmad ibn Karîm Tabrîzî), Bombay 1329/1911, s. 35-36). 25 yılını hocasının yanında geçiren Erdebilî onun kızıyla evlenmiş ve hocasının ölümü üzerine tarîkatın başına geçmiştir. O, önceki hanımından olma kızını da, hocası Şeyh Zâhid'in oğlu Şemsüdddîn'e vermiştir (a.g.e., 17 vd.).

[39]          İlhanlılar'ın Kavzîn bölgesindeki müstavfîsi Hamdullah el-Kazvînî, bir coğrafya eseri olan Nüzhetü'l-Kulûb'da, bölge (Erdebil) halkının çoğunun Şâfiî mezhebine bağlı olduklarını belirtmenin yanısıra, onların aynı zamanda Erdebilî'nin müridleri olduğunu da ifade etmektedir. Bununla ilgili olarak bkz., a.g.e. (ed. Muhammed Debîr Siyâkî), Tahran 1336/1957, 83-84.

[40]          Mazzaoui, The Origins, s. 46.

[41]          Bununla ilgili olarak bk., Zeki Velidi Togan, "Sur l'origine des Safavides", Melangas Massignon, III, Damas, 1959, s. 345-57; Vladimir Minorsky, "Shaykh Bâli Efendi on the Safavids", Bulletin of the School of Oriental and African Studies, XX (1957), 437-50; a. mlf., "Tawakkul ibn Bazzâz", EI1.

[42]          Ahmed Kesrevî, "Nizâd ve tebâr-i Safeviyye", Âyende, II (1926-28), 357 vd., 389 vd., 801 vd. (Makâle, ayrıca kitap olarak Tahran'da 1963 yılında basılmıştır.).

[43]          Kesrevî'nin bu konuda örnek olarak getirdiği metinlerden birisi, Şeyh Safî'nin çağdaşı Tevekkül b. el-Bezzâz'ın (ö. 751/1350) kaleme almış olduğu, yukarıda ismi geçen Safvetü's-safâ'dır. Kesrevî'ye göre Şah Tahmasp döneminde yaşamış bu eserin editörü Ebu'l-Feth el-Hüseynî (ö. 984/1576), esere, Şeyh Safî'nin nesebi hususunda bazı bilgiler ilave etmiştir. el-Hüseynî'nin, Safvetü's-safâ'yı gözden geçirip bazı düzeltmeler yapması hususunda şahdan emir aldığı yolundaki ifadeleri, Kesrevî'nin yukarıdaki tesbitini doğrulamaktadır (bk., Kesrevî, "Nizâd ve tebâr-i Safeviyye", s. 362). Ayrıca Fadlullah b. Ruzbihân el-Huncî'nin Târîh-i âlem ârâ-yi Emînî adlı eserinde zikretmiş olduğu ifadeler, Kesrevî'nin yukarıdaki görüşlerini desteklemektedir (sözkonusu eseri, V. Mınorsky Persia in A. D. 1478-1490 adı altında İngilizce'ye tercüme ederek yayınlamıştır. Bk. a.g.e., London 1992, s. 62). Zeki Velidi Togan da, Kesrevî'den bağımsız olarak, Safvetü's-safâ'nın bir kaç el yazması nüshasını karşılaştırmak suretiyle, orijinal nüshanın sonradan değişikliğe uğradığı sonucuna varmaktadır (a. mlf., "Sur l'origine des Safavides", s. 345-47).

[44]          Safevîler'in soyu ve sonradan Safevîler tarafından ortaya atılan iddialarla ilgili en önemli eserlerden birisi, Erdebilî'nin hocası Şeyh Zâhid Gîlânî'nin soyundan gelen Şeyh Hüseyin b. ‘Abdâl ez-Zâhidî'nin Şah Süleyman zamanında (1078-1106/1667-94) kaleme almış olduğu Silsiletü'n-nesebi's-Safeviyye adlı eserdir. Bk., a.g.e., Berlin 1342/1924 (Bu eser hakkında açıklayıcı bilgi için ayrıca bk., E. G. Browne, "Note on an apparently unique manuscript history of the Safavid dynasty in Persia", Journal of Royal Asiatic Society, 1921, s. 395-418.).

[45]          Kesrevî, "Nizâd", s. 361

[46]          a.g.e., s. 491.

[47]          Browne, A Literary History of Persia, Cambridge 1902-24, III, 80-87.

[48]          Şîrîn Beyânî, Târîh-i Âl-i Celâyir, Tahran 1345hş., s. 221-27

[49]          Mazzaoui, The Origins, s. 53; ayrıca bk., Heribert Horst, Tîmûr und Hôga Ali, Ein Beitrag zur Geschichte der Safawiden, Mainz, Akademie der Wissenschaften und der Literatur, Abhandlungen der Geistes und Sozial wissenchaftliche Klasse, No 2, 1958.

[50]          Mazzaoui, The Origins, s. 56.

[51]          ‘Abbas İkbâl, Târîh-i mufassal-i İrân, Tahran 1312/1933. Elbette sözkonusu dönemde sûfîler arasındaki Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'ine olan bu sevgi Şiîlik, imâmet ve oniki imama olan inançla özdeşleştirilmemelidir; çünkü Ehl-i Beyt'e olan bu muhabbet, sadece tasavvufî akımlarda değil genel olarak Ehl-i Sünnet'te mevcut olan bir husustur. Diğer taraftan bölgedeki diğer bazı hareketlerde olduğu gibi Safevîler'in daha sonra almış olduğu şekil ise, ileride de ifade edileceği gibi, mutedil Şiîlik değil, daha çok gulât tipi bir Şiî anlayıştır. Bu sebepten Şiî ulemânın, Safevîler'den önce bölgede Sünnîlikten Şiîliğe geçişte tasavvufun oynamış olduğu rolü gereğinden fazla abartmaları makûl gözükmemektedir.

[52]          Bu isim, oniki imama işaret eden oniki noktanın bulunduğu kırmızı bir başlık giymelerinden dolayı kendilerine verilmiştir (Momen, An Introduction, s. 101).

[53]          Zâhidî, Silsile, s. 66; Gıyâsüddîn Hândemir, Habîbü's-siyer fî ahbâri efrâdi'l-beşer, Tahran 1333/1954-55, IV, 424-27; Huncî, Târîh, I, 17-18.

[54]          Bu zaman diliminden bahseden ilk dönem tarihçileri, Cüneyd ve sonraki liderler hakkında öncekiler için kullanılan şeyh tabiri yerine sultan ıstılahını kullanmayı tercih etmişler ve Cüneyd'le tarîkatın yeni bir döneme girdiğini vurgulamışlardır (bu, sözkonusu liderlerin ruhânî hüviyetlerinin yanısıra dünyevî otoritelerine de işaret etmektedir); fakat Akkoyunlu hükümdarı Sultan Ya‘kûb'un himayesinde bulunan Huncî'nin dışında hiç bir tarihçi, sözkonusu değişmeyi değerlendirme cihetine gitmemiştir. O meşhur eserinde, Cüneyd'in atalarının çizgisinden saptığını belirterek tarîkattaki iki önemli gelişmeyi vurgulamak istemiştir. Birincisi tarîkatın dinî yapısındaki değişiklik, ikincisi ise liderlerin hedefe ulaşmada metodlarının değişmiş olması. Daha doğrusu önceki çizgi tamamıyla ruhânî bir irşâd faaliyetiyle sınırlı kalırken, Cüneyd'le başlayan yeni dönem (tarîkatın yapısında meydana gelen değişiklikle birlikte) hedefe ulaşmada siyasî ve askerî gücü kendisine bayrak edinmiştir (Huncî, Târîh, s. 63).

[55]          a.g.e., s. 66.

[56]          a.g.e., 66-67.

[57]          Minorsky, "The Poetry of Shah Ismâ‘îl", Bulletin of the School of Oriental and African Studies, X(1940-43), 1006a-1053a.

[58]          Huncî, Târîh, s. 45, 52, 54.

[59]          Hândemir, Habîb, IV, 425; İskender Beg Munsî, Târîh-i âlem ârâ-yi ‘Abbâsî, Tahran 1334-35/1956-57, I, 17.

[60]          Minorsky, "A Civil and Military Review in Fârs in 881/1476", Bulletin of the School of Oriental and African Studies, X(1940-43, 153-54; ayrıca bkz., Edward Denison Ross, "The Anonymous history of Shâh Isma‘îl", Journal of Royal Asiatic Society, 1896, 253 vd.

[61]          Browne, A Literary History of Persia, III, 412-13.

[62]          Mazzaoui, The Origins, s. 79.