19.SAYI ÖZETLERİ


Anadolu’daki Roma ve Osmanlı İdarelerinin Karşılaştırılması

Azerbaycan Ekonomisi ve Dönüşüm Süreci

ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ BAĞLAMINDA Şİ’İ OKULU

The Profıle Of Imam-Hatıp Schools In Contemporary Turkey

Felsefi ve Siyasi Bir Paradigma Olarak Realizm

Güdül (Ankara) Yöresinde Kullanılan Baş Örtüleri ve Baş Bağlama Biçimleri

XVI. Yüzyıl Muğla Kazasında Yerleşme ve Nüfus

Oryantalizmin Sivil Toplum Sorunu

Osmanlı Devletinde Yabancı Sermaye Ve Yap-İşlet-Devret Modeli

Sovyetler Birliği Döneminden Sonra Özbekistan’da Medya

Sovyetler Birliği Sonrası Rus Devlet İdeolojisi

Türk Gazeteciliğinin Dilde Popülerleşmesi 

Türk Müziği Teori Eserlerinde Mitoloji

XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Muğla’da Gayrimüslimlerin Sosyo-Ekonomik ve Hukuki Durumları

Yeni Üniversitelerden Beklentilere İlişkin Sosyolojik Bir Değerlendirme (Afyon Kocatepe Üniversitesi Örneği)

Anadolu’daki Roma ve Osmanlı İdarelerinin Karşılaştırılması

Hatice Palaz Erdemir

Bu araştırmada, Osmanlı Devleti’nin idarî sistemi ile daha önce aynı sahalarda kurulmuş olan devletlerin sistemleri arasında herhangi bir benzerliğin olup olmadığını, var ise hangi alanlarda ve hangi sebeplerle devam ettirildiğini ortaya koymayı amaçladık. Şimdiye kadar, zaman zaman bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmışsa da Mehmet Fuat Köpülü’nün, Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri başlıklı çalışması dışında henüz müstakil bir değerlendirme yapılmamştır. Köprülü’nün bu eseri yeterince kapsamlı olmakla birlikte konuyu genel yönleriyle ve özellikle Bizans’ın etkisi noktasında değerlendirdiğinden daha geri ve ileri tarihteki olayları ele almamıştır. Bu makale ile biz de acaba Anadolu’da idare ne zaman başladı, ne zaman bir sistem haline geldi, nasıl ve hangi devletler tarafından geliştirildi ve bu idare yapısının özellikleri nelerdi gibi sorulara cevap aramaya çalıştık. Roma (MÖ 1. Yüzyıl- 3. Yüzyıl arası) dönemini esas alarak, bu dönemden Osmanlıya kadar gelen gelişim çizgisini anahatlarıyla incelemeyi amaçladık. Bu konuda daha detaylı karşılaştırmalar yapmak da mümkündür. Ancak makale formatında ayrıntıya girmemiz mümkün olmayacağından meseleyi sadece idarenin esasını oluşturan belirli alanlar üzerinde yoğunlaştırarak, konuyu altı ana başlık altında değerlendirdik.


 Comparison of the Roman and the Ottoman Administration of Asia Minor

The aim of this research is to investigate the Osmanlı administrative system whether there was any continuity and difference between Osmanlı and previous systems in Asia Minor. The inhabitant of Anatolia experienced a number of administrative systems under various rulers and empires with different political, social and religious traditions and attitudes. It is understood that the most useful and practicable aspects of previous dominant régimes in Asia Minor, appear to have been carefully monitored, adopted and modified by its successors. The two major imperial powers, Roman and Osmanlı, brought to Asia Minor a type of government which had evolved to suit the lifestyles and experiences of an European and an Asian environment respectively. The Romans had incorporated into their own system many of the practices of their predecessors, the Persians, the Seleucids, the Attalids and the Greek cities, and this was to form the basis of government during the Byzantine period which followed. Up to present time, few general critics has been made on this subject but Mehmet Fuat Köpülü’s, Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri (The effects of Byzantine Institutions on Osmanlı) was one of the independent study which has concentrated on the continuity in Byzantine and Osmanlı system of government. It is therefore that Köprülü’s study has taken into account only the Byzantine and Osmanlı period however it did not involved the early period of the system of administration in Asia Minor or elsewhere in the area. In this short article, it can be seen that although the advent of Osmanlı rule, brought different customs and traditions in to Asia Minor, it is interesting to note that many similarities (despite the inevitable variations in detail and application) in the basic principles of provincial management observed on the administrative system of two great powers Roman and Osmanlı.

Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Roma, Bizans, İdare, Sistem, Anadolu, İnsan Hakları, Hoşgörü, Müessese. 


Azerbaycan Ekonomisi ve Dönüşüm Süreci
Osman Nuri Aras 

Transformation Process of the Azerbaijan Economy and Importance of Energy Resources in the Process.

After the collapse of the Soviet Union, Azerbaijan gained its political independence and started to live in a free economic market.During the economic transformation political independence, as well as political stability,geographic location and conditions , and energy reserves played an importantrole.Economic transformation and the development process in Azerbaijan proceed slowly but with steady steps and show optimism fora bright future. Among thecountries which are in the transformation process Azerbaijan shows the best economic ratio and still is not continually striving. The economic transformationthat took place in late 2001 and the application of growth politics and political stability is important for fulfilling thisgoal.

Key Words: Azerbaijan Economy, Energy Resources, Transformation Economy.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından siyasi bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti, ekonomide serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecini yaşamaya başlamıştır. Ekonomide yaşanan dönüşümde ülkede siyasi bağımsızlığın ardından siyasi istikrarın sağlanması, coğrafi konumu ve şartlarının yanısıra önemli enerji kaynağı rezervlerine sahip olması büyük rol oynamıştır.
Azerbaycan’da ekonomik dönüşüm ve kalkınma süreci yavaş ama emin adımlarla ilerlemekte ve gelecek adına ümit vaad etmektedir. Ekonomide dönüşüm sürecini yaşamakta olan ülkelere göre ekonomik göstergeler itibariyle daha iyi konumda olan Azerbaycan’da gelinen noktanın yeterli görülmesi ise mümkün değildir. Bu bakımdan 2001 sonrası ekonomide dönüşüm ve kalkınmaya ivme kazandıracak politikaların uygulanma süreci ve uygulamanın gerçekleştirilebilmesi için gerekli siyasi istikrar önem taşımaktadır.

Anahtar Kelimeler: Azerbaycan Ekonomisi, Enerji Kaynakları, Dönüşüm Ekonomisi


ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ BAĞLAMINDA Şİ’İ OKULU
Kemalettin ÖZDEMİR


Özet

Tarihî İslâm geleneği içinde Sünnîlik ve Şiîlik iki büyük dalı oluşturmuştur. Dünyada mevcut Müslüman nüfus içinde yaklaşık % 10’luk bir kesimi oluşturan Şiîler, pek çok küçük alt grupları olmakla birlikte 12 İmam Şiîliği veya İmamiye, İsmailiye ve Zeydiye adlı üç ana gruba ayrılmış durumdadır.
Sünnî-Şiî ayrışmasının kökleri, daha başka görüş ve iddialar da olmakla birlikte, daha çok siyasî tavır ve tercihlerde yatmaktadır. Tarih olarak konu, her ne kadar Hz. Peygamber’in vefatının hemen ertesinde Hz. Ebu Bekir’in ilk halife olarak seçilmesine kadar götürülse de, ayrışma daha çok Hz. Ali’nin hilâfet günlerine, daha kesin bir dönemeç olarak ise Kerbelâ olayına dayanır.
Ayrışmanın temelinde, Hz. Peygamber’den sonra yönetimin başı olarak yerine kimin geçeceği sorunu yatmaktadır. Bu noktada Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’te kesin bir nassın olmaması Sahâbe’yi sorunu seçim yoluyla halletmeye götürmüş, fakat bilhassa Hz. Ali’nin hilâfeti zamanındaki hadiseler ve özellikle de Kerbelâ olayından sonra bir takım Hz. Ali ve/veya Ehl-i Beyt taraftarları konuyu bir itikadî mesele haline getirmişlerdir. Dolayısıyla, Sünnî-Şiî ayrışmasının temelini hilâfet konusu oluşturmaktadır.
Şiîler, İslâm toplumu içinde zamanla azınlıkta kalmanın da etkisiyle, soruna itikadî bir temel bulma gayreti içine girmiş ve İmamet adı altında ele aldıkları Hilâfet’in, Peygamberlik gibi İlâhî bir seçim olduğu ve dolayısıyla insanlar kabûl etse de etmese de, halife veya imamın tayinin Allah’a ait bulunduğu tezini geliştirmişlerdir. Bu çerçevede, imam veya halifenin ümmetin en faziletlisi olması gerektiği gibi, masum da olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara gore, her zaman bu vasıfları taşıyan bir imam bulunur. Fakat, Hz. Peygamber’den sonra imamların sayısı, Şiîlerin en büyük grubunu oluşturan İmamiye’e gore, Hz. Ali ve oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le birlikte, Hz. Hüseyin neslinde gelen, tamamı 12 kişidir. 12’nci İmam 74 yaşında büyük gizlenişe girmiştir ve Kıyamet’e yakın Mehdi olarak zuhur edecektir.
Bu şekilde, Mehdî inancında da Şiîler Sünnîler ayrılmaktadır. Bu tezin getirdiği diğer bir ayrışma noktası Hadis konusundadır. Şiîler, İmamların karar ve fetvalarını da hadis Kabul ederler ve Hz. Peygamber’den de ancak imamlar ve onlardan Şiîler vasıtasıyla gelen hadisleri kabûl edip, Sünnî hadis kaynaklarını reddederler.
Bu temel faklılıklardan ayrı olarak Şiîler, halen bir şekilde hayatta bulunan 12’nci İmam’ın mehdî olarak zuhurundan ayrı olarak, daha bir takım imamların ve onlara zulmeden muhaliflerinin de dirileceğine ve imamların onlardan haklarını alacağına inanırlar (Ric’at). Yine onlar, daha çok İmam-ı Cafer’in büyük oğlu İsmail yerine küçük oğlu Musa Kâzım’ın imametini ispat sadedinde Beda adıya bir başta doktrin geliştirmişlerdir. Buna gore Allah, hükümlerinde, bir manâda kaderde, değişiklik yapabilir.
İslâm toplumu içinde ayrı bir grup oluşturan Şiîler, imamlardan sonra varlıklarını âlimleri etrafında toplanarak devam ettirmiş ve “humus” (5’te 1) adlı bir vergi usulü kabûl ederek, bu vergiyi tâbi oldukları âlimlerine vermişlerdir. Buna delil olarak da, Enfal Suresi’nin, harp ganimetlerinin taksimiyle alâkalı olan 41’inci âyetini ileri sürmüşlerdir.
Şiîler, varlıklarının devamını bir bakıma inançlarını gizlemede, hattâ başka türlü görünmede bulunmuş ve takıyye adıyla bunu da, dinin esaslarından saymışlardır.
Şiîler, Cenab-ı Allah’ın iyileri Cennet’e, kötüleri ise Cehennem’e koymaya mecbur olduğunu, O’nun adaletinin mutlak manâda bunu gerektirdiğini de savunmuşlardır ki, bu manâda adalet, onlar açısından Dinin 5 esasından biridir.
Bunlar dışında, Sünnîlik’le Şiîlik arasında önemli sayılabilecek temel fark yoktur. Fıkhî konularda en temel fark, onların geçici nikâh meşru kabûl etmeleridir. Ayrıca Şiîler, Sünnî mezheplerin müeyyidât’tan saydığı Cihad, Emr-i Ma‘ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker’le birlikte tevellî ve teberrâ’yı da İslâm’ın şartlarından sayar ve bu şartları 8’e çıkarırlar.

Anahtar Kelimeler:
Sünnîlik – Şiîlik – Kerbelâ – Yönetim – Hilâfet – İmamet – Vilâyet – seçim – Hadis – Sünnet – İmamlar – masum – Mehdîlik – Rec’at – Adalet – Takıyye – Humus – Tevellî – Teberrâ – Cihad – Emr-i bi’l-Ma’ruf, Nehy-ı ani’l-Münker 

THE SHI’A SCHOOL WITHIN THE CONTEXT OF CONTEMPORARY ISLAMIC THOUGHT

There are two main political and theological branches within the Islamic tradition: the Shi‘i and the Sunni schools. The Shi‘i school contains a little more than %10 of the Islamic population in the world, and is mainly divided into three principal subdivisions: the largest division is the Twelver Shi‘ism, also known as “Twelvers” (Ithna ‘Ashariya). Twelver Shi‘ism has been the official religion of Iran since the Safavid dynasty came to power in 1501. The Zaydis, the second largest group, are found in Yemen, and the third largest group, about two millions, the Isma‘ilis, are concentrated in India.
The rise of Shi‘ism as a school of thought within the Muslim tradition has commonly been explained in terms of political differences. Its origins have been attributed to political partisanship with regard to the leadership of the Muslim Community. Those who first advocated the candidacy of ‘Ali ibn Abi Talib for successorship to the Prophet later began, especially during the times of Muhammad al-Baqir, the 5th Imam and grandson of Husayn ibn ‘Ali martyred in Karbala in 680, and his son Ja‘far al-Sadiq, to allege that ‘Ali had a divine right to successorship and had received a special mandate from the Prophet. They have been called the Shi‘at ‘Ali (the “party of ‘Ali”) or the Shi‘is. 
Both the Sunnis and Shi‘is are fully agreed upon the essentials of the Islamic faith. However, the Shi‘is claim that because of His being the All-Just, God is obliged to treat His servants with justice. That is, He has to admit His believing good servants in Paradise and punish His unbelieving, sinful ones.
The cardinal point of difference between the Sunnis and Shi‘is is the matter of the Imamate. According to the Shi‘a school, the leadership of the Muslim community belongs to the successor designated by God and the successor or Imam, as he is called by the Shi‘is. The authority of each successor derives from this designation, which makes him entitled to both spiritual and temporal leadership. Whether the holder of this station actually exercises temporal power makes no difference to his station. The Imam is the Guide (hadi) for humankind and the Proof (hujja) of God. 
The Shi‘a school restricts the number of the Imams to 12, the twelfth being Muhammad Mahdi who is considered to have disappeared from the world in 940 and to be alive in the unseen (ghâ’ib). He is expected to return as the Mahdi toward the end of time to fill the world with justice. According to the Shi‘is, like all the Prophets, the 12 Imams were also sinless and infallible.
While in the Sunni Tradition, the Sunna (the Prophetic sayings, actions, and approvals) is transmitted through the Companions, the Shi‘is, who accuse the overwhelming majority of the Companions of the Prophet of denying ‘Ali his divine right to successorship to the Prophet, accept only the hadiths they accept as transmitted through the Shi‘is from the Prophet and the 12 Imams.
The Shi‘is, along with other Muslims, believe in a Day of Judgment and a physical resurrection at the end of the world. The Shi‘is also believe that God will resurrect the leading ones in belief and unbelief and oppression, including especially the supporters and opponents of the Imams, before the end of time and show the world the final victory of the Ahl al-Bayt. 
Taqiyya is also essential in the Shi‘a school. It means mixing with the people (enemies) outwardly, but opposing them inwardly, so long as the Amirate (leadership of the Community) is a matter of opinion. 
According to the Sunnis, the Islamic life is based on five pillars. The Shi‘a, however, add to them jihad, amr bi’l-ma‘ruf and nahy ani’l-munkar (promoting what is good and preventing what is evil), and tawalli and tabarra (taking God and His friends for friends and standing aloof from their enemies).
The differences between the Sunni and Shi‘i schools concerning the acts of worship are no more than the differences between the Sunni schools of law except the temporary marriage (mut‘a). 

Key Words:
Sunni – Shi‘i – Karbala – Government – Caliphate – Imamate – Wilayah – election – Hadith – Sunnah – infallibility – Mahdi – Rja’ah (Return to the World) – Justice – taqiyyah (dissimulation) – Khums (One fifth) – tawalli and tabarra (taking God and His friends for friends and standing aloof from their enemies) – jihad – amr bi’l-ma‘ruf and nahy ani’l-munkar (promoting what is good and preventing what is evil).



The Profıle Of Imam-Hatıp Schools In Contemporary Turkey
Hüdaverdi ADAM

Imam-Hatip Schools are educational institutions which have come into existence as a result of social demands and necessities. Imam-Hatip Schools have received huge public support and attention, and the majority of the building of these schools were established by private donations rather than the state budget. 

The curriculum of the Imam-Hatip Schools does not include only religious sciences but it also includes secular lessons such as math, science, history. For this reason, a great number of families hold some kind of anxiety for a solely secular education for their children. The graduates of Imam-Hatip Schools have more occupational opportunity than ordinary graduates of high schools, since, students of these schools can enter higher education and get a post from the Presidency of Religious Affairs as religious personnel.

Key Words: Imam-Hatip Schools, curriculum, religious affairs


Özet

Çağdaş Türkiye’de İmam Hatip Okullarının Profili

İmam –Hatip Okulları toplumsal bir ihtiyacın sonunda ortay çıkmış kurumlardır. Bu ihtiyaç İmam-Hatip Okulları kurma ve yaşatma dernekleri ile toplumsal bir ivme kazanmıştır. Kısa zamanda binalarına kavuşan İmam-Hatip Okullarına toplum ciddi anlamda sahip çıkmış ve her türlü desteği vermiştir. 
İmam-Hatip Okullarının müfredatı hem din bilgilerini hem de normal düz liselerde okutulan dersleri birlikte olarak vermeyi hedeflemektedir. Bu nedenle de çocuklarını bir kısım kaygılarla okutmayı düşünmeyen ailelere cazip gelmektedir. 
İmam-Hatip Okulu mezunları hem diğer öğrencilerin devam edebildikleri üniversitelere gitmekte hem de din hizmetleri vermek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde din görevlisi olarak çalışmaktadırlar.

Anahtar Kelimeler: İmam-Hatip, Din bilgisi, Din hizmetleri, Din görevlisi 


Felsefi ve Siyasi Bir Paradigma Olarak Realizm
Abdullah Kıran 

Uluslararası ilişkilerde devletin rolü nedir? Devletler, uluslararası ilişkilerin belirlenmesinde temel aktör niteliğinde midirler, yoksa bu süreci etkileyen diğer aktörler de mevcuttur? Bu sorular uluslararası ilişkiler disiplininin en önemli sorularını oluşturmaktadır. Bu sorulara yanıt vermeye kalkıştığımızda, realism, pluralizm ve globalizm gibi üç farklı paradigmayla karşılaşırız. James R. Rosenau, uluslararası politikada bu üç yaklaşımı şöyle özetlemektedir: State centric(devlet merkezli), multi centric(plüralist merkezli) ve global centric(global merkezli).
Bu paradigmalardan realizmin kökenleri oldukça eski bir döneme kadar gitmektedir. Yunan filozofu Thucydides ( MÖ.471-400) realist yaklaşımın ilk düşünürü olarak ele alınmaktadır. Genel olarak realizm dört anahtar varsayım üzerine temellendirilmektedir. Birincisi, devletler temel veya en ön önemli aktörü oluştururlar. İkincisi, devlet üniter bir aktör olarak ele alınır. Üçüncüsü, realistler devleti özünde rasyonel bir aktör olarak görür. Dördüncüsü, realistler uluslararası sorunlar hiyerarşisinde ulusal güvenliği en üst sırada gösteriler.
Realistlere göre uluslararası ilişkilerde bütün devletleri için bağlayıcı durumda olan norm ve kurallar bulunmadığından, uluslararası ortam anarşiktir. Bir dünya devleti bütün yetki ve otoriteyi eline ele almadıkça anarşik ortam devam edecektir. Anarşi ortamında ise hiç bir devlet diğerine güvenmeyecek ve her devlet komşularıyla bir güç yarışı içinde olacaktır.
Realistler için askeri güvenlik ve stratejik konular yüksek politika çerçevesinde ele alınırken, sosyal ve ekonomik problemler sıradan ve az önemli düşük politikalar olarak ele alınır. 

Anahtar Kelimeler: Uluslararası İlişkiler, realizm, plüralizm, globalizm, devlet, güç, savaş, hukuk, anarşi, doğa durumu, barış.


Realism: As a Philosophical and Political Paradigm

What is the role of the state in international relations? Are the states the only actors, or are there other national and international organizations which effect and determine interstate relations? These are the basic questions of international relations. When we try to answer these questions; we are faced with three different paradigms, realism, pluralism and globalism. According to James R. Rosenau, these three paradigms can be summarized as state centric, multi centric and global centric.
From among these three paradigms, realism is the oldest. Its roots go back to the 5th century B.C usually with Thucydides (471-400 B.C). Generally realism is based upon four key assumptions. First, the states are the most important actors in international relations. Second, the state is a unitary actor. Third, the state is a rational actor. Fourth, in the hierarchy of international problems national security remains the most important topic.
According to the realist, when there is no binding rules and norm for every state, the international environment falls into anarchy. Unless a world state emerges and keeps all authority in hand, a state of anarchy will exist. In case of anarchy no one will have trust and each state starts to be in competition with its neighbors and others.
For realists, while military security and strategic issues are regarded in the high echelon politics environment, social and economic problems are considered ordinary and low politics.

Key Words: International relations, realism, pluralism, globalism, state, power, war, law, anarchy, the sate of nature, peace.




Güdül (Ankara) Yöresinde Kullanılan Baş Örtüleri ve Baş Bağlama Biçimleri
Filiz Nurhan Ölmez 

Ankara’nın kuzeybatısında yer alan Güdül İlçe Merkezi ve bazı köyleri giyim kültürü açısından değişik gelenek ve görenekleri olması ve günümüzde de bu kültürü yaşatması açısından bölgesel bir değer taşımaktadır. Tahtacıörencik, Karacaören, Taşören, Sapanlı, Yeşilöz, Kavaközü, Kayıköy, Kırkkavak ve Afşar köyleri ile ilçe merkezi araştırma kapsamına alınmıştır. İlçe merkezinde çoğunlukla, köylerde ise tamamen başlık olarak başörtüsü kullanılmakta olup ihtiyaca göre bu giyim elemanı satın alınarak temin edilmektedir. Başörtülerin isimleri ve bağlanma biçimleri kullanım yeri, yaşa vb faktörlere göre değişiklik göstermektedir. Bu çalışmada başörtülerin bağlanma biçimleri ve çeşitlerinin incelenmesi amaçlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Giyim, başörtüsü, başlık, Güdül, Ankara

Head Dresses And Head Tyıng Styles Used In The Gudul Dıstrıct (Ankara)

The Güdül district center, that is at the northwest of the province of Ankara, and its surrounding villages carry a regional value because of having a unique dressing culture tradition and customs and at the same time keeping this culture alive today. Tahtacıörencik, Karacaören, Taşören, Sapanlı, Yeşilöz, Kavaközü, Kayıköy, Kırkkavak and Afşar villages and the district center were taken into study. In Güdül generally, but particularly in the villages, scarves were used as a head-dress, and were bought according to needs. The names and the tying shapes of the scarves varied according to age and the usage areas etc. The aim of this study is to investigate the kinds of scarves used and the various tying styles in Güdül, illustrated with figures.

Key Words: Clothing, scarf, head-dress, Güdül, Ankara


XVI. Yüzyıl Muğla Kazasında Yerleşme ve Nüfus
Muhammed Yazıcı 

Bu çalışma XVI. Yüzyılda Muğla Kazası’nın nüfus ve yerleşim yapısını ortaya çıkarmak amacıyla hazırlanmıştır. Muğla kazası’ndaki yerleşim merkezleri şehir yerleşmesi(mahalleler) ve kır yerleşmesi(köyler) olarak iki başlık altında incelenmiş ve o dönemin yerleşim yapısı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Osmanlı Toplumunda önemli bir yer tutan konar-göçer teşekküller(Yörükler), ilk olarak genel bir değerlendirmeden sonra Muğla Kazası bazında incelenmiştir. Son olarak XVI. yüzyılda Muğla Kazası’nın nüfusu hakkında bir değerlendirme yapılmıştır. Ekler bölümünde Muğla Kazası’na bağlı köylerin listeleri verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Nüfus,Yerleşim,Köy,Yörükler, Muğla


Abstract

Settlement and Population in the District of Muğla during the XVI th Century

This study has been made to find out the population and settlement structure of the province of Muğla in the XVI th century. The centers of settlements within the Muğla province have been examined under two titles as urban settlement (districts) and rural settlement (villages) and it has attempted to put forward the settlement structure of that period. The migratory entities which retain a special place within the Ottoman Society (Yörüks) have been examined with regard to the province of Muğla after having produced a general evaluation. Finally in the XVI th century the population of the province has been evaluated. In the index section, the lists of the villages associated with the province of Muğla have been given.

Key Words: Population, Settlement, Village,Yörüks, Muğla



Oryantalizmin Sivil Toplum Sorunu
Celalettin Çelik
Özet

Sivil toplum, anlam içeriğini Batı’nın tarihselliğinde kazanmış bir kavramdır. Oryantalist açıklamanın temelinde farklılık sorununa yapılan vurgu, kültürler arası etkileşim ve devamlılık yerine zıtlıkları öne çıkarmaktadır. Bu bağlamda Doğu-Batı karşıtlığı kurgulanırken, Doğunun temel karakteristiklerinden biri olarak ‘sivil toplum yokluğu ve despotizm’ nosyonuna vurgu yapılır. Ancak kavramın gerek epistemolojik ve ontolojik bakımlardan belli bir kültüre bağlılığı, gerek bir karşılaştırmadan çok ötekileştirmeye yönelik işlevi nedeniyle sosyolojik değeri tartışmalıdır. Öte yandan Osmanlı devlet ve toplum yapısına ilişkin analizlerde öne çıkan sivil toplumun eksikliği vurgusu, benzer işlevi gösteren kurumların gözardı edilmesine yol açmıştır. Kavramın tarihsel özgünlüğü ve belli bir kültürel aidiyetle anlam kazanmış içeriği sorgulanmadan kullanılması ise, beraberinde bazı metodolojik problemler getirmektedir. Bu makale, sivil toplum kavramını teorik ve tarihsel arkaplanı içinde irdelerken, Osmanlı örneğinde yapılan pratik değerlendirmelerini de eleştirel bir bakış açısı içinde ele almayı denemektedir.

Anahtar Sözcükler: Sivil Toplum, Oryantalizm, Despotizm, Ötekileştirme, Patrimonyalizm, İkincil Yapı

The Problem Of Cıvıl Socıety In Orıentalısm


Civil society is a term based in the history of the West. The emphasis on the problem of diversity, within the Oriental view, gives priority to conflicts rather than interaction between cultures and continuity. East-West opposition is constructed within the context, defined as “lacking a civil society, and despotism”, as one of the basic characteristics of the East. We, however, due to the distinctiveness of the term should inquire into the sociological value of the term, though the term belongs to a certain culture in terms of epistemological and ontological correlations. On the other hand the absence of a civil society, emphasized in the analyses within the structure of the Ottoman state and its society, caused the institutions that made similar functions not to be take into consideration. The historical originality and the use of the term gained its meaning from a non-questioning culture, together with some methodological problems. This critical essay, while considering the notion of a civil society in its theoretical and historical background, tries to investigate the practical accounts of the Ottoman state 

Key words: Civil Society; Orientalism, Despotism, Othernisation, Patrimonialism, Secondary Structure


Osmanlı Devletinde Yabancı Sermaye Ve Yap-İşlet-Devret Modeli

İsmail Özsoy

Osmanlı Devleti yabancı sermayeyi ve yabancı yatırımları XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kabul etmeye başlamıştır. Bu sermayenin çoğu kamu harcamalarını finanse etmek etmek üzere devlete borç verilmiş, ancak bir kısmı üretken alanlarda değerlendirilmiştir. Birinci el Osmanlı arşiv belgelerine dayanan bu çalışma, bir Fransız yatırımcı tarafından İstanbul’da 1879 yılında gerçekleştirilen üretken bir yatırım örneğini ele almaktadır. Bu tarihlerde İstanbul ve çevresi yoğun hayvan trafiği ve kesilen hayvanlar sebebiyle sağa sola terkedilen hayvan artıklarıyla kirletilmiş bulunuyordu. Kendisine Osmanlı Sultanı tarafından 20 yıl süreyle hayvan artıklarını toplama imtiyazı verilen yatırımcı, bunları özellikle kimyevî ürünler olmak bazı mamulleri üretmekte kullanacaktı. Bunun için yatırımcı tarafından gerekli malzeme ve ekipmanla donatılacak olan üç bina inşa edilecek ve 20 yıllık bir işletme süresi sonunda bu işletme devlete devredilecekti. Bu yatırım, ‘Yap-İşlet-Devret’ modelinin Osmanlı Devletindeki güzel bir örneğini teşkil etmektedir. Yatırımın ekolojik analizini başka bir araştırmaya bırakan çalışma, bu yatırım imtiyazının ekonomik yönünü analiz etmekte ve bu resmî işlemin idarî prosedürü üzerinde durmaktadır. İmtiyaz görüşmeleri sırasında Osmanlı devlet adamlarının devlet ve tebaaasının çıkarlarını koruma konusundaki duyarlılığı çalışmada gözden kaçmamıştır. Bu yatırım sayesinde Osmanlı ekonomisi yeni ürün ve üretim teknikleri kazanmış, istihdam ve vergi gelirlerinde artış sağlamıştır.
Anahtar kelimeler: Osmanlı Devleti, İstanbul, imtiyaz, yabancı yatırım, yap-işlet-devret modeli, hayvan trafiği, hayvan artıkları, Şehremaneti, İdarey-i Tathiriyye, Tathirhane, insan sağlığı, çevre temizliği.

Foreign Investment and Build-Operate-Transfer Model in the Ottoman State

The Ottoman State began to accept foreign capital and investment from the second half of the XIX. Century. Most of this capital was lended to the state to meet public expenditures, and some was invested in the productive areas. Depending on the firsthand Ottoman archives, this study deals with an example of these productive investments, which was made in Istanbul by a French invester in 1879. At that time, due to heavy animal traffic and animals butchered, the random disposal of carcasses presented an eye-sore for the surrounding environment. The invester, who was accorded by the Ottoman Sultan the concession of collecting carcasses in the city for 20 years, would make use of them to produce some products especially chemical ones. Three building would be constructed and equipped by the invester with all materials and tools necessary to do this. After 20 years of operation, the business would be transferred to the state. This case is a good example of ‘Build-Operate-Transfer Model’ in the Ottoman State. The study analyzes the economic aspect of the concessional business and focuses on the administrative procedures of such an official transaction, leaving the ecological analysis of the investment to a separate study. The sensibility of the Ottoman officials to the interests of the state and its subjects during the negotiations has not been overlooked during the study. The Ottoman economy gained new products and production techniques, increase in employment, and rise in tax revenue through this investment.

Key words: Ottoman State, Istanbul, concession, foreign investment, build-operate-transfer model, animal traffic, animal carcasses, Prefecture of City, Administration of Cleaning Services, cleaning houses, human health, cleanliness of environment.


Sovyetler Birliği Döneminden Sonra Özbekistan’da Medya
Leyla BUDAK 


Orta Asya’da yer alan bir Türk Cumhuriyeti olan Özbekistan, 20 Haziran 1990’da egemenliğini, 1 Eylül 1991’de ise bağımsızlığını ilan etmiştir. Özbekistan, bağımsızlığını takip eden dönemde, kitle iletişim alanında, devlet tekelinin kırılması ile başlayan, sansürün yasaklanması ve basın ve ifade özgürlüğü açısından önemli düzenlemeler getiren yasaların yayınlanması ile devam eden bir süreç yaşamıştır. Özbekistan Anayasası, kitle iletişim araçlarının sansür edilemeyeceklerini belirtmektedir. Özbekistan’daki kitle iletişim alanını düzenleyen yasalarda da medyanın sansür edilemeyeceği, herkesin basın ve ifade özgürlüğü hakkına sahip olduğu vurgulanmaktadır. Uygulama alanında ise özellikle basın ve ifade özgürlüğü açısından eski dönemin izlerinin tam silinemediği görülmektedir. Ülke önemli gelişmelere sahne olmakla birlikte , kitle iletişim sisteminin demokratikleşmesi ile basın ve ifade özgürlüğü açısından katedilmesi gereken önemli bir mesafe olduğu belirtilmelidir. Özbekistan’da ki medyanın sorunlarının çözümü için daha etkin bir mücadele gereklidir.

Anahtar Sözcükler: Kitle İletişim Araçları, Basın Ve İfade Özgürlüğü, Medyanın Demokratikleşmesi, Sansür, Kontrol Yöntemleri, Basın Etiği

The Medıa In Uzbekıstan After The Sovıet Perıod

The Republic of Uzbekistan lies in the heart of Asia in the territory known since ancient times as Bactria, Maverannahr and later as Turkestan. In theory, legislation in Uzbekistan prohibits censorship. For example Article Four of the 1997 Law On Mass Media states: “ In the Republic of Uzbekistan censorship in the mass media is not permitted. No one has the right to request that materials and reports be approved prior to publication or that any text be altered or completely removed from print(air).” But on the other hand the position of the mass media in Uzbekistan is basically similar in all republics of the region and it cannot be compared with the position of mass media in more developed democratic countries. The policy of the Republic of Uzbekistan is aimed at achieving the main strategic goal, of building a democratic law-governed state and civic society. To achieve this goal, Uzbekistan is consistently proceeding with the democratization of all sectors of society including the mass media. There ıs an urgent need to make the media in Uzbekistan more active and democratic today. Mass media is a powerfull instrument for forming public opinion. Some call mass media the fourth estate.The process of transforming the Uzbek media into “the fourth estate of the “realm” is still slow. Uzbekistan is a country where the old Soviet system still predominates. The stereotypes of the old way of thinking are still evident and getting rid of these old ways of thinking in Uzbekistan means overcoming serious diffuculties.

Keywords: Mass Media, Censorship, The Methods Of Control, Medıa Ethics,
Democratızatıon Of Mass Medıa Systems, Freedom Of Press And Expression,


Sovyetler Birliği Sonrası Rus Devlet İdeolojisi
Muhammeed KARADAĞ

The Rusian State Ideology in Post-Soviet Era

After the disintegration of the USSR, old communists (new liberals) formed the politics of liberalism. In their opinion, everything that occurred during the time of the USSR is bad, and even the state ideology of the USSR was bad because for the state it is impossible to form an ideology. I would like to raise a question in this paper: Is it necessary for Russia to have a state ideology? Having denied totally its previous period, the Russian society now searches ways to overcome the present ideological disintegration. In fact, now the present government often begins to overlook the question whether it is necessary to find a new world outlook and to develop a new ideology to solve the problems of arrangement of the Russian state. In the 90’s the socialist idea has undergone fierce attacks by the representatives of the liberals. Arming itself with the ideology of liberalism they try to defend democratic opposition in slogans of political democracy, pluralism, a lawful state and a civil society. This article attempts an analysis of the basic ideological doctrines used by the supreme circles of the Russian authority between 1992 and 1999. In this vein, a sociopolitical analysis of post Soviet Russia is presented.


ÖZET

SSCB egemenliği altındaki topraklarda tek bir ideoloji uygulaması söz konusu olmuştur. Neticede ortaya yeni bir kültür meydana gelmiştir: bu ‘Sovyet kültürü’ olarak isimlendirilmektedir. Fakat dikkat edilirse, değişik milletlere federal bir yapı içerisinde verilmeye çalışılan bu ideoloji bir totaliter sistemi gerekli kılmıştır, yani uygulanabilmesi için totaliter bir sisteme ihtiyaç duyulmuştur. Böyle bir uygulamanın demokratik bir sistemde gerçekleştirilmesinin imkansızlığı ortadadır.
SSCB’nin yıkılıp yerine demokratik bir sistemde kurulan Rusya Federasyonu’nun ilk kuruluş yıllarında eski rejime duyulan antipatinin politik söylemlere yansımasıyla bir devlet ideolojisinin olamayacağı dillendiriliyordu. 1993 RF Anayasasının ilgili maddesi de bu söylemlerin hukukileşmesini sağlamış oldu. Fakat ilerleyen yıllarda, Anayasanın rağmına politik arenada SSCB dönemindeki gibi bir devlet ideolojisi oluşturulması çalışmalarına şahit olmaktayız ki buna öncülük edenlerin başında dönemin RF Başkanı B.N.Yeltsin gelmekteydi.
Çok uluslu bir yapıya sahip olan Rusya Federasyonunda, çoğunluk dahi olsa, rus etnik yapısına göre milli ideoloji oluşturulmasının ülkenin birlik ve bütünlüğünü sarsıcı etki yapması kaçınılmaz olacaktır. Zira meydana getirilmeye çalışılan resmi devlet ideolojisinin oluşmakta olan demokratik yapıya engel olacağı tartışma kabul etmez bir gerçektir ki zaten bu dönemde yaşanan sosya-politik gelişmeler de bunu isbat etmiştir.

Türk Gazeteciliğinin Dilde Popülerleşmesi 
Ali Budak 

İlk Türkçe gazeteler; Takvîm-i Vekâyi, Cerîde-i Havâdis ve Tercümân-ı Ahvâl resmî, yarı resmî ve gayri resmî olma özellikleriyle üç ayrı kategoriyi oluşturdukları gibi, çıktıkları seneler ve etkileri itibariyle de üç ayrı evreyi temsil etmektedirler. Resmî Takvîm-i Vekâyi birinci, yarı resmî Cerîde-i Havâdis ikinci, Tercümân-ı Ahvâl; Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis ve Tasvîr-i Efkâr’la birlikte gazeteciliğin üçüncü evresini oluşturmaktadırlar.
Yaklaşık otuzbeş yılı kapsayan bu süreç, bir bakıma XIX. yüzyıl düşünce, kültür ve edebiyat hayatının da oluşum dönemidir. Çünkü gazetelerin kurulması, gelişip serpilmesiyle çağdaş düşüncelerin ve edebî türlerin ortaya çıkması ve benimsenip yaygınlaşması, birbirlerine paralel bir seyir izlemiştir. Hatta batılılaşmanın bu ilk devresinde yeni fikirler ve akımlar önce gazeteler çevresinde şekillenmiştir. Denilebilir ki, hiç bir yerde gazeteler bizdekine benzer bir rol oynamamıştır. Genelde gazeteler, düşüncenin daha geniş ve hızlı bir biçimde topluma yayılması için kullanılan araçlardan biridir. Yani, varolan ışığın yansımasıdır. Bizde ise bizzat ışığın ta kendisiymiş gibi bir konumun sahibi olmuşlardır. Zira ortada henüz, Münif Efendi’nin Muhâverât-ı Hikemiyye’si ve Şinasi’nin eserleri dışında, yeniye kapı açan, sözü edilebilecek kitap yoktur. Ansiklopedik makaleleri ve tefrikalarıyla gazeteler işte bu açığı doldurmuşlardır.
Tanzimat’ın bu ilk devresinde, fikir ve edebiyat kavramları içiçe geçerken, bir kaç büyük politika adamı ve bazı müderrisler dışında bu devrede şöhret kazananların hemen hepsini de gazeteciler oluşturmuştur. Işte devrin fikir ve edebiyat çevresini oluşturan gazetecilerin halka ulaşma arzusu sayesindedir ki yazı dilimiz sadeleşmeye başlamıştır. Gazetelerde kendini bulan Türkçe, o zamana kadar görülmemiş bir açıklığa kavuşmuş, toplumun adım adım genişleyen dünya görüşüyle birlikte kendisi de hızla gelişmiş, yepyeni ve ve yaygın bir edebiyatın kapısını açmıştır.

Anahtar kelimeler: Gazetecilik, Gazete, Popüler Kültür, Popülerleşme ve 
Batılaşma

Popularism in Turkish Journalism and its Cultural Repercussions

The three decades of Turkish Journalism was a period when the realm of thought, culture and literature of the 19. century was constituted. The establishment and development of journals and newspapers was accompanied with flourishing and widening contemporary thought. Yet in the fırst stage of the westernization process new ideas and social and political movements were centered around the newspapers. The newspapers carried unique and vitally important roles and functions in shaping modern Turkish thought more than any other agency of socio-political dimension. Within other countries the newspaper consisted of being a means of reflecting and distributing ideas into society in a much more rapid way. However, in our intellectual history, the newspaper is an essential part of popular knowledge and the vehicle of social and political ideas.

Key Words: Journalism, newspaper, popular culture, popularization and westernization



Türk Müziği Teori Eserlerinde Mitoloji
Recep Uslu

Türk müziği mitolojisi, Yunan mitolojisi gibi kendine has orijinaliteye ve karaktere sahiptir. Türk müziği mitolojisi tarihi araştırıldığında mit ve bilginin zengin bir karışımından ibaret olduğu görülür. Bir çok Türk müzik teorisi kitabında, Dimitri Kantemiroğlu’nun Kitabu İlmi’l-musika veya Nasır Dede’nin Tedkik u Tahkik gibi, bir çok mitolojic hikaye vardır. Bu hikayeler Türk ve Yunan bilim tarihinin ve felsefesinin kahramanları yer almaktadır. Yunandan Aristo, Batlamyus, Türklerden Farabi ve İbn Sina gibi ünlüleri bu hikayelerde bulabilirsiniz, Yine Adem ve oğlu Şit, Nuh’un oğlu gibi peygamberleri de bu hikayelerde bulabilirsiniz. Sahasında ilk defa ele alınan bu araştırmada, önce, Türk müzik teori kitaplarında geçen Türk ve Yunan tarihinden ünlü kişilerin kimler olduğunu görebilirsiniz. İkinci olarak, bu ünlü kişilerin müzik teorilerinde niçin yer aldıklarının nedenlerine bir cevap bulabilirsiniz.

Anahtar Kelimeler: Türk müzik teorisinde mitoloji, müzik mitolojisi, Aristo, Batlamyus, Farabi, Ibn Sina, Adem (Peygamber), Nuh (Peygamber).

Abstract
Mythology in the Books on Turkish Musical Theory
The mythology of Turkish music has special characteristics like the Greek mythology. When the history of Turkish music mythology is examined, one may find a rich mixture of knowledge and myth in it. In many books of Turkish musical theory, for example, Dimitry Cantemir’s Kitâb Ilmu’l-Musiqa or Nasır Dede’s Tedkik u Tahkik, there are a lot of mythological stories. These stories portray some heroes of Greek and Turkish scientific history and philosophy. You can find many scholars and philosophers such as Aristotle, Ptolemy, al-Farabi, and Ibn Sina (Avicenna). Also, one can find some prophets like Adam and Sheet, his grandchildren, and Noah’s son. Some personalities from the history of Greeks and Turks in the books on Turkish musical theory are also examined. One can discover how these characters were utilized in popularizing music among people.
Key Words: Turkish music theory, mythology of music, Aristotle, Ptolemy, al-Farabi, Ibn Sina (Avicenna), Adam, Noah.


XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Muğla’da Gayrimüslimlerin Sosyo-Ekonomik ve Hukuki Durumları
Erdoğan Keleş 

Özet

Bu makale XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Muğla’daki gayrimüslim ailelerin sosyal-ekonomik ve hukuki durumlarını ortaya koymaktadır. Bu dönemde Muğla’da gayrimüslim aileler sosyal hayatın her aşamasında görülmektedirler. Gayrimüslimler, hukuki anlamda tam serbesti içinde hareket etmişlerdir. Kendi aralarında ve müslümanlarla olan her türlü davalarını kadın erkek ayrımı olmaksızın kadı huzuruna rahatça getirmiş ve haklarını aramışlardır. Ekonomik alanda oldukça etkin durumdadırlar. Müslümanlarla birlikte aynı çarşı ve dükkanlarda birlikte ticaret yapmaktadırlar. Müslüman ailelerle birlikte aynı mahallelerde iç içe bir yaşam sürmüşlerdir. Sadece gayrimüslimlerin yaşadığı ve getto diye ifade edilen mahallelere Muğla’da rastlanmamaktadır. Gayrimüslim ailelerde tek eşlilik ve çekirdek aile tipi hakim durumdadır. Zaman zaman müslüman kadınlarla gayrimüslümler arasında evlilikler yapılmıştır. Günlük hayatta müslüman ailelerin kullandıkları eşyaların aynısını kullanmaları kültürel açıdan bir etkileşim olduğunu göstermektedir. Eğitim açısında son derece özerk bir yapıya sahip olup devlet gayrimüslim hukukunun korunması için her türlü önlemi almıştır.

Anahtar kelimeler: Muğla Kazası, gayrimüslim, müslim, aile, nüfus, ekonomi.

The Socio-Economic and Legal Status of Non-Mulims in Muğla in the Second Half of the 19th Century

This study deals with the socio-economic and legal status of non-muslim families in Muğla in the second half of the XIX. Century. In this period the non-muslim families are examined in each stage of social life in Muğla. The non-muslims had freedom in the juridical field. They sought their rights and discussed their problems without any sexual discrimination before the “Kadi”. Economically they were quite prosperous. They had business dealings with muslims in the same markets and shops. They lived together in the same neighhborhoods with the muslim families. The so-called “getto” and the segregated areas where only non-muslims live are not met with in Muğla. Among the non-muslims families single mariage and the nuclear family are dominant. Sometimes marriages between muslim women and non-muslim men occurred. In daily life the non-muslims used the same items as those that the muslims used revealing a cultural interaction between them. The state being extremely autonomous in education, took all the precautions to protect the non-muslims law.

Key Words: The district of Muğla, non-muslim, muslim, family, population, economy.

Yeni Üniversitelerden Beklentilere İlişkin Sosyolojik Bir Değerlendirme
(Afyon Kocatepe Üniversitesi Örneği)


Mehmet Karakaş 

Bu araştırma, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) örnekliğinde, “Yeni Üniversiteler” hakkında bölge halkının algılama ve beklentilerini tartışmaya açmaktadır. Çalışmanın tezleri, Afyon il merkezinde oturan ve 1565 kişilik bir örneklem grubuna uygulanan anketler ve gözlemler sonucunda oluşturulmuştur. Afyonluların üniversiteye ilişkin beklentilerini çözümleyen bu araştırma, ilginç bilimsel bulgular sunmaktadır. Afyon halkı, genel üniversite anlayışlarını, beklenilenin aksine üniversitenin toplumsal ve kültürel gelişme rolleri çerçevesinde tanımlamışlardır. AKÜ’den beklentilerini ise daha çok ekonomik ve kültürel kalkınma doğrultusunda oluşturmuşlardır. Bu genel beklenti, Anadolu’da halk üniversite bağlantısının büyük kentlerdekine göre oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. Bölgesel nitelikli yeni istihdam alanlarının açılması ise AKÜ’ye ilişkin oluşturulmuş diğer önemli bir beklentidir. Araştırmanın genel sonucu, üniversite açma nedenleriyle bölge halkının beklentileri arasındaki uyumu göstermektedir.

A Sociological Analysis Of Expectations On Newly-Established Universities 
(The Case of Afyon Kocatepe University)

The aim of the study is to open a discussion about the perceptions and expectations of local people in regards to newly established universities. The thesis was based on research as a result of questionnaires and observations that were carried out among 1565 people in the city of Afyon. Contrary to some common assumptions, the people defined the university with respect to its role on cultural and social development. Further expectations mainly associated with economical and cultural development were also pointed out. The results also indicated that the level of interaction between people and newly established universities is closer than that in metropolitan cities. In addition, the prospect of opening new employment opportunities is another outstanding expectation for the community. In conclusion, it can be stated that there is a relationship between the purpose of establishing new universities in such cities and the expectations of the community.

Key Words: University, Turkish University, Province University, Expectation



"Makalelerin tamamını +90 212 230 52 15 yada info@academical.org
adresinden temin edebilirsiniz."

 

Ana Sayfa || Yeni Sayı || Arşiv || İletişim || Yayın İlkeleri || Abone || Linkler || Siteye Kayıt || Önerileriniz || Sıkça Sorulan Sorular? ||  Site Haritası || E-posta || Akademik Araştırmalar Merkezi || English