"Ortadoğu’da Osmanlı
Mirası ve Ulusçuluk", Dr. Ali Fuat BİLKAN
( Kemal H. Karpat, Ortadoğu’da
Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, çev.: Recep Bozdemir, İmge Kitabevi, Ankara,
2001, 223 sayfa.)
Kemal Karpat, uzun yıllar
Amerika’daki çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yapmış ve
tarih, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi gibi alanlarda bilimsel
çalışmalar gerçekleştirmiş bir bilim adamıdır. Karpat’ın son eseri olan “Ortadoğu’da
Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk”, özellikle Amerika’da ve Avrupa’da
gerçekleşrieilen Ortadoğu araştırmalarının
arkaplanı ve Türk-Arap ilişkilerinin tarihsel boyutunu bütün yönleriyle
ortaya koyan önemli bir çalışmadır. Kitaptaki makalelerin birçoğu daha önce
çeşitli dergilerde yayınlanmış veya sempozyumlarda bildiri olarak
sunulmuştur.
Yazar, eserinin giriş bölümünde “gelişmekte olan
ülkelerde, özellikle Ortadoğu çalışmalarında sosyal bilimler ve tarihin
kullanılması” üzerinde durmaktadır. Osmanlı tarih yazıcılığının nitelikleri
üzerinde duran Karpat, Osmanlılar’ın “toplumsal olayları
maddi koşullarla ve insani nedenlerle ilişkilendirmeyi amaçlayan”
ve böylece “toplumsal çöküşün köklerini
anlamaya çalışan” (s.15) bir edebiyat geliştirdiklerini
belirtir. Batılı araştırmacıların ve ilk oryantalistlerin geliştirdikleri
dilbilimsel, dinsel yaklaşımların ardında “genellikle islâm’ı lekelemek
niyetinin” yattığını söyleyen yazar, Avrupalı tarihçilerin “Ortadoğu’ya
yabancı olan milliyetçi-etnik tarih kavramını ortaya koyma”
(s.20) suretiyle yerli ve taklitçi bir milliyetçi tarih yazıcılığının
doğmasını da sağladıklarını ifade eder. Ancak bu “kötü taklit”, burada
bitmez. Bilhassa Batı üniversitelerinde eğitim gören Ortadoğulu aydınlar,
kendi kültürleri ve halklarını asla ilgilendirmeyen kuramları “boş yere”
uygulamaya çalışmışlar ve “hocaları
tarafından geliştirilen analitik modelleri gelişigüzel bir şekilde taklit
etmişlerdir. Bu aydınlar, pek çok durumda, kuramsal değer, uygunluk ve
pratik kullanım açısından kendi toplumlarına bütünüyle yabancı kalan konu ve
sorunlarla uğraşmışlardır”(s.21). Buna bağlı
olarak, özellikle Amerika’da üçüncü dünya ülkeleriyle ilgili yapılan
çalışmalarda, “üçüncü dünya toplumlarının gelişmelerini Amerikan görüş ve
çıkarlarına uygun biçimde etkilemek üzere entelektüel araçlar sağlama”
(s.25) amacı güdülmektedir.
Karpat’ın eserinde, günümüzde üzerinde önemle durulan
medeniyetler çatışmasının, uzun yıllar ve bilimsel bir program çerçevesinde
yürütüldüğü de belirtilmektedir. Amerika’da yürütülen “Ortadoğu
çalışmalarının, İslâm’ı yenmek ve ortadan kaldırmak için özel olarak İslâm’ı
incelemek amacıyla başlatıldığı”nı(s.27)
söyleyen yazar, Birleşik Devletler’de Ortadoğu üzerinde yapılan çalışmaların
büyük oranda sosyal bilimler alanını kapsamasını anlamlı bulmakta ve bu
yöndeki çalışmaların, “dilbilim, dinsel araştırmalar, toplumsal konum,
toplumsal değerler” konularında toplandığına dikkat çekmektedir.
İkinci makalesini “ABD’de Arap ve Türk Araştırmaları”na
ayıran Karpat, buradaki Doğu çalışmalarının genelde tarih ile ilahiyat ve
felsefe olmak üzere iki ana doğrultuda geliştiğini ifade etmektedir. Yazarın
da belirttiği gibi, Amerika’da yapılan Ortadoğu çalışmalarında 1860 yılından
itibaren başlayan ve gittikçe hızlanan müslüman göçlerinin etkisi büyüktür.
Bu göçler, özellikle 1906-1914 döneminde en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
Karpat, bu dönemde yaklaşık 300. 000 Osmanlı uyruğunun New York, Boston,
Detroit, Chicago ve diğer kentlere yerleştiğini belirtmektedir. Özellikle
Hristiyan olan bu göçmenler, misyoner faaliyetlerinin Osmanlı coğrafyasında
yoğunlaşmasını ve dikkatlerin bu coğrafyaya çevirilmesi sonucunu da
doğurmuştur. Böylece Osmanlı devletine büyük oranda misyoner akını
başlamıştır. “1893 tarihine gelindiğinde
toplam olarak 223 Amerikan misyoneri ve 1094 yerli hristiyan, Osmanlı
devletinde, iç bölgelerdeki ulaşılması zor 15 kentte bulunan Hıristiyanlar
arasında din değiştirme faaliyetlerini yürütüyordu”(s.34).
Amerikan misyonerleri bu amaçla Suriye’de ve Anadolu’nun doğusunda
birçok okul ve hastane açmışlardır. Bu kurumlarda, bölgedeki hristiyanların
(özellikle Ermenilerin) desteklenmesi ve seçkin bir yerli yönetici sınıfın
yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Nitekim Suriye Protestan Koleji, “Hıristiyan
Araplar arasında iyi eğitimli bir seçkin kitlesini”(36) ortaya çıkarmıştır.
Bu yerli yönetici sınıfı, “Arap milliyetçiliği” ilkelerinin oluşturulmasında
önemli bir rol üstlenmiştir. Misyonerler bir taraftan Osmanlı yönetimi
aleyhine propaganda faaliyetlerinde bulunurken diğer taraftan da basın yayın
yoluyla İslâm’ı kötüleyici görüşler yayarak “hıristiyanları, müslüman zulmü
altındaki kurbanlar” olarak göstermişlerdir. Bu faaliyetlerin nihaî amacı, “en
başta Türklerin Arap topraklarındaki
“yönetimini” sona erdirerek başarılabilecek olan Müslüman ‘zulmünden’
Hıristiyanların ‘kurtuluşu’ydu”(s.37).
İslâmın, Arap zekâsının bir ürünü olarak
göstermek ve dinin dışlandığı bir yönetim anlayışını ideal yönetim olarak
takdim etmek, aydınlar arasında Osmanlı’ya karşı büyük bir muhalefete
dönüşmüş ve sonunda Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Ortadoğu siyasi
haritasının değişmesine neden olmuştur.
Ancak bu değişim, Arapların beklediği ve ümit ettiği
şekilde oldu. “Osmanlı Devleti’nin
yıkılışının birleşmiş ve bağımsız bir Arap devletinin kurulması değil, fakat
Suriye ve Irak’ta bir dizi Fransız ve İngiliz manda yönetiminin kuruluşu ve
Filistin’de büyük bir Yahudi yerleşiminin başlaması geldi. Mısır, tamamen
gelişmiş bir İngiliz himayesi altındaydı” (s.39).
Esasen Karpat, Ortadoğu
çalışmalarının ilk dönemini Batı’nın sömürü ve işgal siyasetinin bir ön
çalışması olarak ortaya koymaktadır. Esasen bu çalışmaların günümüzdeki
durumu ise, daha çok siyasî ve ekonomik bağımlılık yaratma sürecine hizmet
niteliği taşımaktadır. Birleşik Devletlerde sayıları 124 ve Kanada’da 6
olarak tespit edilen Ortadoğu programlarının, çeşitli kurumlar ve finans
kaynakları tarafından yönlendirildiği bilinen bir husustur. Özellikle, “yerel
Yahudi gruplarından büyük destek almakta olan
İsrail çalışmaları, genellikle Siyonist bir yönelimi benimseme
eğilimindedirler”(s.42). Ortadoğu
çalışmalarının Türk düşmanı bazı çevrelerin hakimiyetinde olduğunu da
belirten Karpat, Ortadoğu’da Osmanlı etnik ve dinsel mirasının aslında ayrı
ayrı uluslar doğurmadığını, aksine bu “ulusal devlet” görünümünün, büyük
ölçüde “eski cemaat kimlikleri” tarafından beslendiğini ifade etmektedir.
Eserde, “Ortadoğu’da
toplumsal katmanlaşmaya dair bazı tarihsel ve metodolojik düşünceler”(s.79-104),
“Ortadoğu’da millet ve milliyet üzerine
düşünceler”(s.105-123), “Ortadoğu
devrimlerinin değişen doğası”(s.125-140), “Arap-Türk ilişkileri”(s.141-159),
“Türk ve Arap-İsrail ilişkileri”(s.161-196),
“Kıbrıs üzerinde savaş : Enosis trajedisi”
(s.197-223) başlıkları altında, Ortadoğunun
sosyo-kültürel yapısı ile yakın siyasî tarihi hakkında değerlendirmeler
yapılmıştır.
Bu değerlendirmelerde, Ortadoğu’daki müslüman toplumun
kendine has özelliklerine dikkat çeken yazar, Ortadoğu’da Batı’daki sınıf
kavramından farklı bir toplumsal katmanlaşmaya dikkat çeker. O’na göre
müslüman dünyada geleneksel dört önemli katmandan bahsedilebilir : “Kılıç
ehli, kalem ehli, tüccarlar ve üreticiler”(s.84) Esasen yüzyıllar
boyu müslüman toplumda uygulanan bu örgütlenme, mesleğe dayalı bir yapı
göstermektedir. Ancak özellikle XVIII. yüzyılın sonundan itibaren yukarıdaki
yapının bozulduğu gözlenmektedir. Osmanlı toprak düzeninin bozulması ve
bunun sonucu olarak ortaya yeni imtiyazlı sınıfların (âyânlar gibi) çıkması
bu yapıyı önemli ölçüde etkilemiştir. Osmanlı teb’ası olan azınlıklara peş
peşe verilen haklar ve tanınan imtiyazlar da bu yapının değişmesinde büyük
rol oynamıştır. Aslında XVIII. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak
gerçekleştirilen toprak reformu, müslüman dünya için çok büyük bir
değişimdi. Çünkü bu suretle, özel mülkiyet alanı genişlemekte ve devletin
toprak üzerindeki hâkimiyet alanı daralmaktaydı.
Bütün bu değişimler, etnik unsurları ve farklı millet
sistemini oluşturan Osmanlı Devleti’ni tehdit eder hale geldi. Bunda
şüphesiz dış baskılar ve Osmanlı Devleti’ni bölme parçalama faaliyetlerini
yürüten devletler etkili olmuştu. Yoksa Osmanlı Devleti, kendi içinde
mükemmel bir yapı arz ediyordu. Kemal Karpat, bu yapıyı şöyle tahlil
etmektedir : “Osmanlı devleti, belki
de yaşam olanağı bulan en mükemmel tek İslamî devletti. Şeriata uygun homo-İslamicus’u
yaratmaya uğraşırken, millet sisteminin serbest hükümleriyle de
gayrımüslimlerin kendi inanç ve kimliklerini korumalarına olanak
sağlamaktaydı. Hükümetin İslâm’a adanmış olmasına rağmen , on dokuzuncu
yüzyılın ikinci yarısına dek yönetsel bürokrasinin, kendini, hiçbir şekilde
herhangi özel bir etnik ya da dinsel grupla -hatta Müslümanlarla bile-
tanımlamadığının belirtilmesi gerekmektedir”(s.118). Ancak bu
sistem, Avrupalıların zorlamasıyla dayatılan
yeni siyasal kimlikle bozulmuştur. Müslüman aydınlar arasında hızla yayılan
“tek ulus olma” düşüncesi, halk arasında da olumlu karşılanmıştır. Bu akımın
gelişmesi ve devlet tarafından da desteklenmesinde II.Abdülhamid’in payı
büyüktür. Esasen II. Abdülhamid’in, bir çok kimse tarafından “panislamist”
olarak gösterilmesi yanlıştır. O, tam anlamıyla “İslamî bir milliyetçilik”
duygusu yaratmaya çalışmış ve bunun için de İslam unsurunu ön plana
çıkarmıştır. Bu yönüyle Karpat, II. Abdülhamid’i bir “ulus kurucusu” olarak
tanımlamaktadır.
Karpat, eserinde Türk-Arap ilişkileri üzerinde dururken,
her iki kesimin de zaman zaman birbirlerini yanlış anlamaya sebep teşkil
edecek tavırlar takındıklarını belirtir. Esasen on dokuzuncu yüzyıl, “ümmet,
vatan, devlet, millet” gibi temel kavramlara yeni anlamların yüklendiği bir
yüzyıl olmuştur. Birden fazla cephede Avrupalı düşmanlarla savaşan
Osmanlı’nın, sık sık bedevi Arapların saldırıları ve yağmalamalarıyla
karşılaşması ve savunduğu Arap topraklarında umduğu desteği bulamaması,
derin bir “ihânet duygusu”na kapılmasına sebep olmuştur. Özellikle 1916
yılında Türk ordusuna yapılan karşı saldırıda yaralı Türk askerlerinin
öldürülmesi, Türk subayları için affedilmez bir ihânet sayılmıştır. Buna
rağmen Türk kurtuluş Savaşı ve müslüman Türklerin Batı’ya karşı başarısı,
başlangıçta bir Türk-Arap yakınlaşmasını sağlamıştır. Arap dünyasında etnik
ve milliyetçilik ideolojisine dayalı “ulusal devletlerin kurulması”
ve “Türkiye’de de lâikliğin benimsenmesi”
(s.155), ilişkilerin yeniden bozulmasına sebep
olmuştur. Karpat’ın tespitlerine göre, günümüzde “Türklerin
Araplarla ilişkileri değişkendir”.
Ancak bu ilişkilerin geliştirilmesi için de
imkânlar müsaittir. “Türkiye, Irak, Suriye ve Ürdün arasında
yapılacak ve İran’la Pakistan’a uzanacak bir ittifak, güvenliği arttıracak
ve tüm Ortadoğu ile Hint Okyanusu kıyılarına barış getirecektir”(s.159).
Bu barış, Türkiye için olduğu kadar, bölgenin
diğer ülkeleri için de önemli olacaktır.
Bir diğer husus da bölgede Arap olmayan ve dahası
neredeyse bütün Araplarla düşman olan İsrail faktörüdür. Esasen Türk-Arap
ilişkilerinin niteliğini belirleyen en önemli etken de Türkiye’nin İsrail
ile olan ilişkileridir. Bilindiği gibi, Türkiye 1949 yılında İsrail’i resmen
tanıyan ilk müslüman ülkedir. Ancak Türkiye İsrail-Filistin sorununa, tarihî
misyonu ve Osmanlı mirasının getirdiği sorumluluklar çerçevesinde yaklaşmayı
resmî bir politika olarak benimsemiştir. Osmanlı Devleti’nin, Filistin’de
Yahudilere sadece bireysel yerleşme hakkı tanıması ve Siyonizm’i şiddetle
reddetmesinin arka planında, “Siyonizmin bir tür milliyetçilik”
(s.168) olması yatmaktadır. Türkiye, bölgedeki
tarihî, dinî ve kültürel bağlara sahip ülkelerin tepkilerine rağmen İsrail’i
kabul ettiği halde, İsrail, Türk dış politikası için çok önemli olan Kıbrıs
konusunda aynı fedakârlığı ve tutarlılığı göstermemiştir. Hatta bazı “Arap
ülkeleri Başpiskopos Makarios’un tarafını
tutmuşlar ve Nâsır da Kıbrıslı Rumlara, Türklere karşı kullanılan silahları
göndermişti”(s.183). Bütün bu hususlar, dış
politikanın ekonomik, siyasî ve etnik hususların ekseninde değişken olduğunu
da göstermektedir. Bu anlamda Prof. Dr. Kemal H. Karpat, Türkiye’nin
çıkarlarının komşularıyla iyi geçinmekte olduğunu ifade etmektedir : “Türkiye
kendi ulusal bağımsızlığının siyasal
geleneklerine sadık kalarak Ortadoğu politikasında bir rol oynayacaksa;
bölgedeki ve genel olarak Üçüncü dünyadaki çıkarlarını harekete geçirecekse,
Arap devletlerine karşı daha dostça bir siyaseti benimsemek zorunda olduğu
apaçık ortadadır. Olayların ve tarihin mantığı, Türkiye’nin kaprisli
denizaşırı müttefiklere dayanmak yerine, kendi yakın bölgesinde dostlar ve
güvenlik aramasını önermektedir”(s. 196).
Bu aydınlatıcı tahliller
içeren kitabın yazarını ve başarılı bir tercüme gerçekleştiren çevirmeni
kutluyorum.